A Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Aba altından sopa göstermek : Tehdit ederek gözünü korkutmak. Gözdağı vermek.

Abacı kebeci, ya sen neci? : Bir işle ilgili alakası olmayan kişiler, o işe karışmamalıdır.



Abayı yakmak : Aşık olmak, birisine iyiden iyiye tutulmak, sevdalanmak.

Abesle uğraşmak : Boş, yersiz işlerle zaman geçirmek.

Ablukaya almak : Bir yerin dışarıyla ilişkisini kesmek, etrafını sarıp orayı baskı altına almak. Kuşatmak.

Abuk sabuk konuşmak : Düşünmeden, tutarsız, dengesizce konuşmak.

Acayibine gitmek : Bir durumu, bir olayı veya nesneyi tuhaf karşılamak, yadırgamak.

Aceleye getirmek : Bir işi, gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. Baştan savma iş yapmak.

Acem kılıcı gibi iki tarafı kesmek (iki tarafa çalışmak) : Birbirine karşı olan iki tarafa da dostluk veya düşmanlık göstermek. İki yüzlü davranmak.

Acı kahvesini içmek : Kendisinden ikram görmüş olmak.

Acı söylemek : Yanlış yolda olan birini çekinmeden eleştirmek.

Acı söz söylemek : Karşısındakini incitecek şekilde konuşmak.

Acısını çekmek : Yaptığı yanlış bir hareketin, işin veya durumun getirdiği olumsuzlukların sıkıntısını çekmek.

Acısını çıkarmak : 1. Önceden uğradığı maddi ve manevi zararı sonradan gidermek. 2. Öç almak.

Aciz kalmak : Bir olay karşısında elinden yapacak bir şey gelmemek, çaresiz kalmak. Çok uğraşmaya rağmen başaramamak.

Aç bilaç : Aç ve bakımsız, perişan halde olmak, sıkıntı içinde olmak.

Açgözlü : Azla yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen.

Açık fikirli : Yeniliklere açık, ileriyi görebilen, tutucu olmayan. Olayları hemen kavrayıp değerlendirebilen kişi.

Açık kalpli : Dürüst ve samimi olan, gizlisi saklısı olmayan, düşündüklerini olduğu gibi söyleyebilen kişi.

Açık kapı bırakmak : Bir konuda son ve kesin sözü söylemeyerek, gerektiğinde konuya dönebilmek için ılımlı davranmak. Şans tanımak. İlişkiyi tam kesmemek.

Açık kart vermek : Belli bir konuda kişiye tam yetki vermek.

Açık konuşmak : Gerçeği çekinmeden, dürüstçe söylemek.

Açık sözlü : İçten, sözünü esirgemeyen,olduğu gibi konuşan.

Açık vermek : 1. Gelir ile gider arasındaki dengeyi sağlayamayıp borçlu duruma düşmek. 2.Karşısındakinin faydalanabileceği hatalar yapmak.

Açılıp saçılmak : Alışılmışın dışında açık giyinmeye başlamak(kadın).

Açlığı başına vurmak : Çok acıktığı için akıllıca hareket edememek, saçmalamak.

Açlıktan gözü kararmak : Açlıktan ne yaptığının farkında olmamak. Çok acıkmak.

Açlıktan nefesi kokmak : Yoksulluk, sefalet içinde olmak.

Açmaza düşmek : İçinden çıkılamayacak bir duruma gelmek. Zor bir sorunla karşılaşmak.

Ad koymak (takmak): Birine kendi adı dışında , kendi özelliklerine uygun ad vermek. şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak.

Adak adamak : Bir dileğinin yerine gelmesi için veya dileği yerine geldikten sonra bunun için hayvan kesmek, yoksullara yardım etmek gibi niyetlerde bulunmak.

Adam etmek : Bir kişiyi topluma yararlı, iş güç sahibi etmek.

Adam evladı : Özü sözü bir, terbiyeli, iyi eğitilmiş saygın çocuk.

Adam içine çıkamamak : Yaptığı bir hatadan dolayı insanların arasına karışmaktan kaçınmak.

Adam olmak : 1. Kendini yetiştirip iş, mevki sahibi olmak. 2. İşe yaramayan bir şeyi onarıp, kullanılabilir hale getirmek.

Adamdan saymak (adam yerine koymak) : Bir kimseyi değeri olmadığı halde değer vermek.

Adet yerini bulsun diye : Bir şeyin yapılması gerektiği için değil, herkes öyle yaptığı için. yapıldığını anlatmak için kullanılır.

Adı çıkmak : Kötü bir şöhret kazanmak.

Adı kalmak : Bir kimse veya bir nesne öldükten veya yok olduktan sonra da anılmak.

Adı kötüye çıkmak : Kötü şöhrete sahip olmak. Bir kimsenin yaptığı kötü veya yanlış işlerle anılması.

Adını anmamak : Bir kimseyi, bir şeyi hiç anmamak. Onun hakkında hiç konuşmamak.

Adını koymak : Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak.

Afakanlar (hafakanlar) basmak : Boğulacak duruma gelmek, çok sıkılmak.

Affını istemek : Bir işi yapamayacağını nazik bir şekilde söylemek.

Afişe etmek : Belli bir şeyi açığa vurmak, bir kimsenin bilinmeyen, bilinmesini istemediği bir yönünü açıklamak.

Afyonunu patlatmak : Birinin canını sıkacak, sinirlendirecek hareketlerde bulunmak.

Agop’un kazı gibi yutmak : Büyük lokmalar halinde hızlıca yemek.

Ağına düşmek : Tuzağa düşmek, aldatılmak.

Ağır basmak : 1. Bir işte etkili olmak, istediğini yaptırmak,gücü üstün gelmek. 2. Daha ağır gelmek.

Ağırbaşlı : Tutum ve davranışları ölçülü, topluluk içinde davranmasını bilen, olgun kişi.

Ağırına (gücüne) gitmek : Gururuna dokunmak. gücüne gitmek.

Ağırlığını koymak : Gücünü, yetkisini kullanmak.

Ağırlık basmak : Kişinin üzerine bir uyuşukluk hali gelmesi. Kişinin bedeninin gevşeyip uykusunun gelmesi.

Ağıt düzmek : Bir ölünün ardından duygularını şiirle veya ezgi ile anlatmak.

Ağız (dil) alışkanlığı : Bir sözü yerli yersiz, devamlı olarak söylemek.

Ağız(ağzını) aramak : Bir kimseden bir konuda belli etmeden bir şeyler öğrenmeye çalışmak.

Ağız (söz) birliği etmek : Bir konuda aynı şeyleri söylemek veya yapmak için aralarında anlaşmak.

Ağız burun birbirine karışmak : Kavga, sarhoşluk yüzünden yüzü yara bere içinde olmak yada yüzde öfke, yorgunluk izleri görülmek.

Ağız dolusu : 1. Ağzın alabileceği kadar: 2. Birçok, birbiri ardına olan

Ağız tadı : 1. Topluluk içinde huzur, dirlik düzen olması. 2. Yiyecek içeceklerden zevk almak.

Ağızda sakız gibi çiğnemek : Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak.

Ağlamaklı olmak : Ağlayacak duruma gelmek.

Ağrımayan başını derde sokmak : Hiç gereği yokken, sıkıntılı ve zor bir işe girmek.

Ağzı bir karış açık kalmak : Çok şaşırıp hayretler içinde kalmak.

Ağzı ile kuş tutsa : Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da anlamında kullanılır.

Ağzı kulaklarına varmak : Çok sevindiği her halinden belli olması, sevincini saklayamamak.

Ağzı pek (sıkı) : Sır saklayan, ketum.

Ağzı sulanmak : Canı çekmek, çok beğenmek.

Ağzı süt kokmak : Çok genç ve tecrübesiz olmak.

Ağzı yanmak : Bir olaydan zarar görmek.

Ağzına bakmak : 1. Birinin sözlerini dinleyip ona göre hareket etmek. 2. Karşısındakinin ne diyeceğini beklemek.

Ağzına bir parmak bal çalmak : Bir kimseyi küçük vaatlerde bulunarak oyalamak.

Ağzına bir şey koymamak : Hiç bir şey yememek.

Ağzına burnuna bulaştırmak : Bir işi beceremeyip iyice bozmak, karıştırmak.

Ağzına kira istemek : Konuşmaya nazlanmak. Konuşması için ısrar edilmesini beklemek.

Ağzında bakla ıslanmak : Sır saklamayı becerememek, boşboğazlık etmek.

Ağzında gevelemek : Söylemek istediğini açıkça ifade etmemek. Bir türlü tam olarak söylememek.

Ağzından baklayı çıkarmak : O zamana kadar söyleyemediği şeyleri öfke veya başka bir sebepten dolayı söylemek.

Ağzından (dudağından) bal akmak (damlamak) : Çok güzel, tatlı, hoşa gidecek şekilde konuşmak.

Ağzından laf (söz) almak (çalmak,kapmak) : Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup bazı gizli şeyleri öğrenmek.

Ağzından yel (yeller) alsın : Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “ağzını hayra aç” anlamında söylenir.

Ağzını aramak (yoklamak) : Birini belli bir konu hakkındaki fikrini öğrenmek için konuşturmaya çalışmak.

Ağzını bıçak açmamak : Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak, konuşmamak.

Ağzını burnunu dağıtmak : Birini kötü bir biçimde dövmek.

Ağzını toplamak : Kişiye, söylemekte olduğu hoşa gitmeyecek sözleri, sövgüleri kesmesi için söylenir.

Ağzının kokusunu çekmek (dinlemek) : Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak.

Ağzının payını vermek : Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi azarlamak. Hak ettiği cevabı vermek.

Ağzının suyu akmak : Bir şeyi çok beğenip istemek, canı çekmek.

Ağzının tadı bozulmak (kaçmak) : Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu düzeninin bozulması.

Ağzının tadını bilmek : 1. Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, zevk sahibi olmak. 2. Güzel yemeklerden anlamak.

Ah (ahını) almak : Beddua almak.

Ahkam kesmek (yürütmek) : Çekinmeden kesin yargılarda bulunmak.

Akan sular durmak : Artık itiraz edilebilecek bir tarafı kalmamak.

Akıl etmek : Bir konuda önlem veya çareyi vaktinde düşünüp yapmak.

Akıl hocası : 1 Etrafındakilere akıl veren, yol gösteren kimse. 2. Ukala, herşeyi bildiğini zanneden kimse.

Akıl karı olmamak : Yapılan işin akla, mantığa uymayacak şekilde tutarsız olması.

Akıl öğretmek (vermek) : Bir kimseye nasıl davranacağını ,ne yapacağını söylemek, yol göstermek.

Akıl sır erdirmemek : Bir işin asıl özelliğini ve varsa gizli taraflarını anlayamamak. Sırrını çözememek.

Akıntıya (karşı) kürek çekmek : Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğruna boşuna çaba sarf etmek.

Akla karayı seçmek : Bir işi yapıncaya kadar çok yorulmak, çok zahmet çekmek, çok uğraşmak.

Aklı başında : Her zaman doğru hareket eden, davranışları akla uygun olan.

Aklı başından gitmek : Sevinçten veya korkudan ne yapacağını düşünememek, şaşırmak.

Aklı ermek : 1. Bir şeyi kavrayabilmek, anlamak 2. Yaşça büyümek veya olgunlaşmak.

Aklı kesmek (yatmak) : Bir şeyin olabileceğine inanmak, gerçekleşmesini mümkün görmek.

Aklı esmek : Daha önce düşünmediği bir şeyi yapmaya birden karar vermek. Anlık karar vermek. Heveslenmek.

Aklından zoru olmak : Delice, çılgınca davranışlarda bulunmak.

Aklını başına almak (toplamak,devşirmek) : Düşünmeden, delice yaptığı hareketlerden vazgeçip, normal davranmak.

Aklını başından almak : 1.Birini güzelliği, çekiciliği veya zekası ile hayran bırakmak. 2. Birini ani bir davranışla korkutmak, düşünemez bir duruma getirmek, şaşırtmak.

Aklını kaçırmak (kaybetmek, oynatmak) : Deli gibi olmak, çıldırmak.

Aklını peynir ekmekle yemek : Akılsızca, delice, çılgınca, tutarsız işler yapmak.

Akşamdan kalma (kalmış) : Gece içtiği içkinin sersemliğini, mahmurluğu üstünden atamamış olan kimse.

Al al olmak : Yüzü kızarmak.

Alacağına şahin, vereceğine karga (kuzgun) : Alacağını geri almak için bütün gücünü kullanan , kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır.

Aldı yürüdü : Az zamanda çok ilerleme kaydetti. Büyük para veya şöhret kazandı.İmrenilir duruma geldi.

Aldığı abdest (yaptığı hayır)ürküttüğü kurbağaya değmemek : Yaptığı iyiliğin, verdiği zararı karşılamaması.

Alem etmek (yapmak) : Topluca eğlenmek.

Alemin ağzında sakız olmak : Herkesin diline düşüp dedikodulara maruz kalmak. Kendinden kötü yönde söz ettirmek. Dile düşmek.

Aleyhinde bulunmak : Bir kimse hakkında kötü konuşmak, yermek.

Alı al, moru mor : Telaştan, heyecandan veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş olmak.

Ali kıran baş kesen : Çevresinde zorbalığıyla, kaba kuvvetiyle tanınan kişi için kullanılır.

Allah versin : 1. İstediğin sadakayı veremeyeceğim, bekleme anlamında, dilenciyi baştan savmak için söylenir. 2. iyi bir şey ele geçirenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da şaka yollu söylenir.

Allah yarattı dememek : Çok hırpalamak, öldüresiye dövmek.

Allah yürü ya kulum demiş : Az zamanda çok para kazanan ve işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir.

Allah’a ısmarlamak : Allah’a emanet etmek.

Allem etmek kallem etmek : Amacına ulaşmak, istediğini yaptırmak için her türlü kurnazlığı yapmak.

Alnını karışlamak : Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır.

Alnının akı ile (akıyla) : Ayıplanacak bir duruma düşmeden, kişiliğine leke sürmeden, onuruyla başarmak.

Alt etmek : Yenmek, üstün gelmek.

Altüst etmek : 1. Düzenini bozmak. 2. Zarar vermek.

Altı kaval üstü şişhane (şeşhane) : Giysilerini birbirine uygun düşüremeyen, yakıştıramayanlar için söylenen bir söz. Bir parçası diğer parçasıyla uyuşmamak.

Altın bilezik : Para getiren meslek, sanat.

Altında kalmamak : Yenilgiyi kabul etmemek. Kendisine söylenen bir sözün karşılığını vermek.

Altından çapanoğlu çıkmak : Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak.

Altından girip üstünden çıkmak : 1. Bir yerin girip çıkmadık yerini bırakmamak. 2. Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek. 3. Bir olayı, bir işi çok uğraşıp halletmek.

Altını çizmek : Söylediği bir sözün üzerine dikkat çekmek, önemle üzerinde durmak.

Ana baba günü : herkesin kendi derdine düştüğü, çok kalabalık; karışık, telaşlı veya tehlikeli durum.

Anadan doğma : Çırılçıplak, üzerinde giysi bulunmayan.

Anan güzel mi? :”Kendini akıllı sanıyorsun ama ben aldanmam” , ”yağma yok” anlamında kullanılır.

Anasından emdiği süt(fitil fitil) burnundan gelmek : Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek.

Anasını ağlatmak : Çok fazla üzmek, acı çektirmek, eziyet etmek ve zorluk çıkarmak.

Anasını bellemek : Birisine en büyük kötülüğü yapmak, utandırmak, onurunu kırmak.

Anasını satmak : Hiçbir şeyi umursamamak.

Anasının (malın) gözü : Çok kurnaz, hileci, çıkarını kollayan.

Ant içmek : Yemin etmek.

Ant verdirmek : Söz verdirmek, yemin ettirmek. Birini bir işi yapmaya zorlamak.

Ara (aralarını) bozmak : Taraflar arasındaki dostluğu, samimiyeti bozmak.

Arabayı (arabasını) düze çıkartmak : İşlerini yola koymak. Sıkıntıları atlatmak, güçlükleri geride bırakmak.

Aralarından kara kedi geçmek : İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkilerinin bozulması, aralarına soğukluk girmesi, birbirlerine gücenmeleri.

Aralarından su sızmamak : Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak.

Arap saçına dönmek : İçinden çıkılamaz hale gelmek. Çözülemeyecek duruma gelmek.

Araya soğukluk girmek : İki dost arasındaki iletişimin azalması ve ilişkilerinin zayıflaması.

Ardından atlı kovalamak : Bir işi yaparken çok hızlı davranmak, sanki biri arkasından kovalıyormuş da bir an önce yapıp bitirmesi gerekir anlamına gelmektedir.

Arı kovanı gibi işlemek : Bir yerin gireni çıkanının çok olması. Devamlı kalabalık ve çalışır halde olmak.

Arının yuvasına (inine,deliğine) çöp dürtmek (çomak sokmak) : Tehlikeli bir kişiyi kışkırtmak, Kötülük yapması muhtemel birini incitmek.

Arif olan anlar : Herkesin anlayacağı kadar açık söylenmeyen bir sözün gerçek anlamını kavrayabilecekler için söylenir. ‘Bilgisi, sezgisi, zekası olanlar dediğimi anlar’ anlamındadır.

Arka çıkmak : Birini başkalarına karşı korumak. destek olmak, sahiplenmek.

Arkadan vurmak : Kendisine güvenen bir kişiye gizlice kötülük yapmak.

Armudun sapı var, üzümün (kirazın) çöpü var demek : Çok seçici olmak, kolay kolay hiçbir şeyi beğenmemek, her şey’de bir kusur bulmak.

Armut piş, ağzıma düş : Hiç emek harcamadan, her şey önüme hazır gelsin demektir.

Arpa yolu kadar yol gitmek (yol almak) : Çok az ilerlemek, bir işte fazla yol alamamak.

Arpacı kumrusu gibi düşünmek : Ümitsizce, çaresizlik içinde, derin derin ne yapacağını bilemeden, düşünüp durmak.

Arpalık yapmak : Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek.

Art düşünce (niyet) : Bir davranışın altındaki gizli ve belirtilenden farklı olan zararlı düşünce.

Askıya almak : 1. Bir işi bilerek geciktirmek, belirsiz bir tarihe ertelemek. 2. Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak. 3. Güreşte rakibini belinden yakalayarak yukarı kaldırmak.

Aslan kesilmek : Aslan gibi güçlü, yürekli ve yırtıcı bir davranış göstermek.

Aslan payı : 1. Bir bölüşmede alınan en büyük pay. 2. Hak edilenden daha çok alınan pay.

Aslı astarı olmamak : Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak.

Astarı yüzünden pahalı gelmek (olmak) : Bir işin ayrıntılarına harcanılan para veya emeğin, elde edilen sonucun değerini aşması.

Astığı astık, kestiği kestik : Hiç kimseye hesap verme zorunluluğu duymadan hareket eden, zalim, zorba.

Aşermek (yermek) : Hamile kadınların bazı yiyeceklere aşırı istek duyması.

Aşağı kalır yanı olmamak : Nitelikleri bakımından başkalarıyla karşılaştırıldığında eksiği olmamak, denk olmak.

Aşağısı kurtarmamak : Daha aşağı bir durum veya yaşayışı kendine layık bulmamak.

Aşık atmak : Kendinden üstün biriyle yarışmaya kalkmak .

At oynatmak : İstediği biçimde, gönlünce hareket etmek.

Ata et, ite ot vermek (yedirmek) : Kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek.

Ateş almak : 1. Aniden öfkelenmek, telaşlanmak. 2. Ateşli bir silahın patlaması. 3.Yanmak, tutuşmak.

Ateş almaya mı geldin? : Gittiği yerde fazla oturmayanlar için söylenir.

Ateş bacayı (saçağı) sarmak : 1. Bir olayın önüne geçilemeyeceği ve tehlikeli bir hal aldığını anlatır. 2. Kişi aşık olunca, aşkın yoğunluğu için söylenir.

Ateş pahası (pahasına) : Çok pahalı.

Ateş parçası : Çok hareketli, çok çalışkan.

Ateşe atmak : Birini çok tehlikeli ve belalı bir işe sokmak.

Ateşi başına vurmak : 1. Öfkelenmek, kızmak. 2. Azmak.hareketlerinde dengesizlikler görülmesi.

Ateşle oynamak : Tehlikeli bir iş üstüne ısrarla gitmek. Bile bile tehlikeye atılmak.

Ateşten gömlek : İçinde bulunulan acı, güç, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir.

Atı alan Üsküdar’ı geçti : Fırsat elden gitti, yapacak bir şey kalmadı.

Atsan atılmaz, satsan satılmaz : İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği halde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır.

Attan inip eşeğe binmek : Bulunduğu mevkiden düşmek, yüksek makamdan daha aşağı bir makama düşmek.

Avucu (avucunun) içine almak : Kontrolü ve hükmü altına almak.

Avucunu yalamak : Boşuna ummak, umduğunu elde edememek.Hayal kırıklığına uğramak.

Ay parçası : Çok güzel kız.

Ayağa kaldırmak : Herkesi telaşa ve heyecana sürüklemek. İsyan ettirmek. Tahrik etmek.

Ayağı (ayakları) yere değmemek : 1 Çok sevinmek, sevinçten yerinde duramamak. 2. Bir taşıta bindiği için hiç yürümemek.

Ayağı ile gelmek : Kendi isteğiyle gelmek.

Ayağı suya ermek (değmek) : Bir işin önemini ve ciddiyetini sonradan anlayıp aklı başına gelmek. Hatasını anladı, gerçeği buldu, anlamına bir deyim.

Ayağı uğurlu : Geldiği yere bolluk, iyilik, uğur getirdiğine inanılan kişi.

Ayağı uğurlu gelmek : Geldiği yere şans ve uğur getirmek.

Ayağına (ayaklarına) kara sular inmek : Uzun süre yürümekten veya ayakta beklemekten çok yorulmak.

Ayağına sıcak su dökmek : Seyrek gelen bir konuğa yarı sitem, yarı sevinçle söylenen söz.

Ayağını çekmek : Devamlı gittiği bir yere artık gitmemek, uğramamak.

Ayağını denk almak : Başkalarının kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak.

Ayağını kaydırmak : Bir yolunu bularak birisini işinden etmek.

Ayağının tozu (türabı) olmak : Kişinin her istediğini, her dediğini köle gibi yapmak. Her türlü kahrını çekmek.



Ayak bağı olmak : Birinin işine veya hareketine engel olmak.

Ayak diremek : Bir düşünceyi, bir davranışı inatla sürdürmek, direnmek. Birine karşı kendi tutumundan vazgeçmemek.

Ayak oyunu : Entrika, gizli ve aşağılık planlarla gerçekleştirilen iş.

Ayaktakımı : İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimseler.

Ayak uydurmak : 1. Bir gidişe, bir davranışa, bir duruma uymak.Kendi davranışını başkasınınkine benzetmek. 2. Adımlarını başkasınınkine uydurmak.

Ayak yapmak : Birini dalavereyle kandırmaya çalışmak.

Ayaklar baş, başlar ayak olmak : Değersiz kişiler yönetici, değerli kişiler onların emrinde çalışır olmak. Kimsenin hak ettiği yerde olmaması.

Ayakları suya değmek : 1. Sıkıntıdan kurtulmak. 2. Bir şeyin geçeğini, iç yüzünü sonradan anlayıp, aklı başına gelmek.

Ayaklı gazete : Her şeyden haberi olan.

Ayaklı kütüphane : Çok kitap okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse.

Ayakta uyumak : Olanların farkına varmamak. Aşırı dalgın, şakın veya yorgun olmak.

Ayıkla pirincin taşını : Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır.

Ayıya dayı demek : İşi halledilinceye kadar kişiye iyi davranmak, yaltaklanmak.

Ayranı kabarmak : 1. Coşmak. 2. Kızıp köpürmek.

Ayranı yok içmeye atla (tahtırevanla) gider …(biçmeye) : Aslında yoksul olduğu halde, bu durumuna bakmadan lüks içindeymiş gibi yaşamaya çalışır. Gösteriş için zenginlerin yaptığını yapmaya çalışır.

Ayrı gayrı bilmemek (ayrısı gayrısı olmamak) : Birbirinden bir şey esirgemeyecek kadar samimi olmak. Çok yakın dost olmak.

Ayvayı yemek : 1. Çok kötü bir duruma düşmek. 2. Değerinden fazla ödemek, kazıklanmak.

Ayvaz, kasap hep bir hesap : Hangi yol, yöntem izlenirse izlensin, aynı sonuca varılır,sonuç değişmez.

Ayyuka çıkmak : 1. Herkes tarafından duyulmak, etrafa yayılmak. 2. Çok yükselmek.

Azı çoğa saymak (tutmak) : Verilen şeyi az olmasına rağmen, gönül hoşluğuyla çok gibi kabul etmek.

Azizlik etmek : Birisini şaka yollu aldatmak, muziplik yapmak.

Azrail’e bir can borcu olmak : 1. Kimseye borcu olmamak. 2. Eninde sonunda nasıl olsa öleceğini kabul etmek.

Azrail’le burun buruna gelmek : Ölümle karşı karşıya gelmek.

B Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Baba adam : Ağır başlı, iyi yürekli, olgun, hoşgörülü, yaşı ilerlemiş adam.

Baba hindi gibi kabarmak : Gururlanmak, kibirlenmek, kendini fazla beğenmek.



Babaları tutmak (üstünde) : Bağırıp çağırmak, öfke nöbeti geçirmek.

Babamın (ustamın) adı Hıdır, elimden gelen budur : Yeteneğim, gücüm ancak bu kadarını yapmaya yeter, fazlasını beklemeyin.

Bacası tütmez olmak :Maddi açıdan çok kötü duruma düşmek, perişan olmak, ailenin dağılması.

Bağ bozmak : Bağda son kalan üzümlerin toplanıp bağın temizlenmesi

Bağlandığı yerde otlamak : Bir konuda ilerleme sağlayamamak.

Bağrı yanmak : Çok üzülmek, acıyı yüreğinde hissetmek.

Bağrına basmak : 1. Birisini sevgi ve şefkatle gözetmek, korumak, yetiştirmek. 2. Göğsune basıp sevmek.

Bağrına taş basmak : Yaşadığı acıyı, uğradığı haksızlığı, felaketi sinesine çekmek.

Bahane aramak : Bir işi yapmamak için sebep aramak.

Bahis tutuşmak (bahse girişmek) : İki kişinin savundukları farklı görüşlerden birinin yanlış çıkması durumunda, karşısındakine bir şeyi vermeyi kabul etmek.

Bahtı açık olmak : İşleri hep yolunda gitmek, şansı açık olmak.

Bahtı kara : İşleri hep ters giden, şanssız.

Bal alacak çiçek : İşe yarayacak, faydası görülecek şey.

Baldırı çıplak : İşsiz güçsüz, serseri.

Balıketinde : Biçimli ama biraz tombul olan.Ne zayıf ne de şişman, ikisinin ortası.

Balık istifi : Çok fazla kalabalık.

Balık kavağa çıkınca : Hiçbir zaman.

Balıklama atlamak (dalmak) : Bir işi, bir eylemi düşünmeden yapmak.

Balon uçurmak : İnsanları telaşlandırmak için, gerçek olmayan haberler yaymak.

Baltayı taşa vurmak : Bilmeyerek karşısındakine dokunacak sözler söylemek, pot kırmak.

Bam teline basmak : Birini çok duyarlı olduğu konuda sinirlendirmek.

Bana mısın dememek : Hiç bir şeye aldırış etmemek.

Bardağı taşırmak : Dayanma gücünü yitirmek, Bir şeyin artık çekilmez olması, sabrını taşırmak.

Barut fıçısı : Her an kavga etmeye, patlamaya hazır durumda olmak.

Baston (kazık) yutmuş gibi : Duruşu, yürüyüşü dimdik olan.

Baş bağlamak : 1. Birini nişanlamak, evlendirmek. 2. Başörtü örtmek. 3. Buğdayda başak meydana gelmek.

Baş başa vermek : Toplanıp bir konuyu konuşmak.

Baş edememek : Bir kimseye, bir olaya gücü yetmemek.

Baş (boyun) eğmek : Razı olmak, kabullenmek, yenilmek.

Baş (yüz) göstermek : Ortaya çıkma, meydana çıkmak.

Baş göz etmek : Evlendirmek, aile sahibi yapmak.

Başkaldırmak : İsyan etmek, karşı gelmek.

Baş koymak : Bir amaç uğruna ölümü göze almak, kendini adamak.

Başsağlığı dilemek : Yakınını kaybeden birine onu teselli edecek, acısını azaltacak sözler söylemek.

Baş tacı etmek (başta taşımak) : Birine çok değer vermek, Üstün saygı göstermek.

Başvurmak : Yapılmasını istediğimiz bir iş için ilgili kuruma müracaat etmek.

Başa çıkmak : Üstesinden gelmek, gücü yetmek.

Başa (başına) kakmak (vurmak) : Yaptığı iyiliği sık sık birinin yüzüne söyleyerek onu incitmek, üzmek.

Başı (kafası) kazan gibi olmak : Gürültüden dolayı başında uğultulu bir sersemlik hissetmek, kafası şişmek.

Başı ağrımak : 1. Yaptığı bir işin ters gitmesi sonucu suçlu duruma düşmek. 2. Sorunu olduğu için üzüntü ve sıkıntı içinde olmak.

Başı altından çıkmak : Kötü bir şeyin, başka birinin tasarlaması ve yönlendirmesiyle yapılması.

Başı bacadan aşmak (çıkmak) : Evlilik vaktinin geçmiş olması.

Başı bağlı olmak : Sözlü, nişanlı veya evli olmak.

Başıboş bırakmak : Birinin üzerindeki denetim ve gözetimi kaldırmak, kendi haline bırakmak.

Başı dara düşmek (darda olmak) : Maddi sıkıntı içinde olmak.

Başı dumanlı : 1. Aşık olduğu veya içtiği içkiden dolayı sarhoş olmak. 2. Doruğunu sis kaplamış dağ.

Başı kalabalık (olmak) : Yanında çok insan olduğu için herhangi bir konuda konuşamayacak durumda olmak.

Başı sıkılmak (sıkışmak) : Para veya başka bir konuda zor durumda olmak, bunalmak.

Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve.

Başına buyruk : Kendi bildiği gibi hareket eden, istediğini yapan.

Başına çalmak : Bir şeyi sert bir tavırla, öfkeyle birine vermek veya verileni red etmek.

Başına çorap örmek : Birini kötü bir duruma düşürmek için gizliden gizliye uğraşmak.

Başına devlet kuşu konmak :Beklemediği büyük bir servete, mevkiye kavuşmak. Ummadığı bir fırsat yakalamak.

Başına ekşimek : Sık sık birinin yanına giderek o kişinin canını sıkmak, rahatsız etmek.

Başına vurmak : Türlü nedenlerle başı ağrımak, ne yaptığını bilemez duruma düşmek.

Başına yıkmak : Birine, içinden çıkılması zor bir işi yüklemek, musallat etmek.

Başında kavak yeli (yelleri) esmek : Gerçekleşmesi zor olan şeyleri hayal ederek vakit geçirmek. Sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence ve olmayacak düşünceler peşinde koşmak.

Başından aşağı kaynar su (sular) dökülmek : Utandırıcı, sıkıcı bir durum karşısında vücudunu ter basmak, üzülmek.

Başından atmak (savmak) : 1. Zor bir işi yapmanın ya da başkasına yüklemenin yolunu bulmak. 2. Bir istekle gelen birini, bir bahaneyle uzaklaştırmak.

Başından büyük halt etmek (yemek) : Gücünün üstünde, beceremeyeceği bir işe başlayıp sonunda kötü duruma düşmek.

Başından geçmek : Daha önce aynı veya benzeri olayları yaşamış olmak.

Başından nikah geçmek : Daha önce evlenmiş olmak.

Başını alıp gitmek (kaçmak) : Çevresindeki kişilerle iletişimini kesip, kimseye danışmadan, söylemeden bulunduğu yerden gitmek.

Başını bağlamak : Kişiyi söz, nişan veya nikah yoluyla birisiyle birleştirmek.

Başını dinlemek : Sessiz sakin gürültüden uzak bir yerde huzur içinde vakit geçirmek.

Başını ezmek : Bir daha kötülük yapamayacağı duruma getirmek.

Başını sokacak bir yer aramak : Geçici olarak barınabileceği bir yer aramak.

Başını taştan taşa vurmak (taşlara çarpmak) : Bir fırsatı kaçırdığı için çok üzülerek dövünmek, pişman olmak.

Başını yemek : Birisinin büyük zarar görmesine ya da ölmesine neden olmak.

Başının etini yemek : Birinden, rahatsız edercesine, sürekli bir şey isteyip durmak.

Baştan çıkarmak : Doğru yoldan saptırmak, ahlakını bozmak, azdırmak.

Baştan savma : Özen göstermeden, gelişigüzel, üstünkörü.

Bayrak açmak : 1.Bir amaç,dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. Gönüllü asker toplamaya girişmek. 3. Edepsizce bağırıp, hırçınlık etmek.

Bel bağlamak : Bir kişiden veya bir olaydan fayda umarak, ona inanmak.

Bela aramak : Kavga çıkarmak için sebep aramak. Başkasına sataşarak veya olumsuz davranışlarda bulunarak, kendisi için tehlikeli durum yaratmak.

Belasını bulmak : Yaptığı kötülükler nedeniyle hak ettiği zor duruma düşmek.

Belaya çatmak (düşmek,girmek,uğramak,tutulmak) : Ummadığı, beklemediği zor bir durumla karşılaşmak.

Belayı başına satın almak : Yaptığı davranışlara ve sözleriyle belayı üzerine çekmek.

Belini doğrultmak : Bozulan iş durumunu düzeltmek, güçlenmek ve ekonomik gücünü yeniden kazanmak.

Belini kırmak : 1. Bir işin en önemli, hassas bölümünü yapmak. 2. Birini bir şey yapamaz duruma getirmek

Belinin ortası budur diye tekmeyi indirmek : Birine; senin hakkın budur deyip kovmak.

Ben hancı, sen yolcu oldukça (iken) : Ben bu işi, sen o işi yaptığın sürece, nasıl olsa işin bana düşecek ve yine karşılaşacağız.

Benden ırak (uzak) olsan da Mısır’a sultan olsan : Yeter ki benden uzak ol. En yüksek mevkilere de gelsen seni ne görmek isterim, ne de kıskanırım.

Benim diyen : Kendisine çok güvenen kişi.

Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur : 1. Çok çalışmasına karşın verimli ve yararlı olmuyor anlamında kınama veya eleştiri için kullanılan bir söz. 2. Hep yerinde sayıyor.

Benzi atmak (uçmak) : Korku veya heyecan yüzünden yüzünün rengi sararmak.

Bereket versin : Allah bol kazançlar versin.

Berhudar ol : İyi günler göresin, ömrün uzun olsun, mutlu ol.

Besiye çekmek : Hayvanı semiz hale getirmek için bol bol yedirmek.

Besmele ile : Bismillahirrahmanirrahim; esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Beşkardeş (beşkardeşler) : Tokat, şamar işareti.

Beş paralık etmek : Kişinin ayıplarını yüzüne vurup küçük düşürmek.

Beşik kertme : Beşikteyken aileleri tarafından evlilik sözü verilen kişiler.

Beti benzi kül kesilmek (gibi olmak) : Heyecan veya korkudan yüzünün kanı çekilmek, sararıp solmak.

Beti bereketi kalmamak : Verimsiz duruma gelmek.

Beyaz bayrak çekmek : Teslim olmak.

Beyin patlatmak : Bir iş üzerinde çok düşünmek, zihnini yormak.

Beyin yıkamak : Bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak, başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek.

Beylik söz (lakırdı) : Devamlı söylenen, bu yüzden de etkisini yitirmiş, bir özelliği olmayan söz.

Beyni sulanmak : 1.Fazla çalışmak, çok kafa yormak sonucunda sağlıklı düşünememek. 2. Ölçülü, düzgün düşünememek, bunamak.

Beyninden vurulmuşa dönmek : Beklenmedik bir haber karşısında çok büyük acı duymak, hiçbir şey düşünemeyecek durumda olmak, şaşırıp kalmak.

Bıçak altına yatmak : Ameliyat olmak.

Bıçak kemiğe dayanmak : Katlanılamayacak kadar sıkıntı ve eziyet çekmek.

Bıyık altından gülmek : Birinin düştüğü duruma belli etmeden gülmek, sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, sezdirmeden içinden onunla alay etmek.

Bıyık burmak : 1. Gösteriş yapmak amacıyla devamlı olarak bıyıklarını kıvırmak, erkeklik, kabadayılık taslamak. 2. Bıyığını başparmakla işaret parmağı arasında döndürerek bükmek.

Biçilmiş kaftan : Tam istediği gibi, tam uygun, layık olan, yakışan.

Bildiğinden geri kalmamak (şaşmamak) : İnandığı, doğru bildiği yoldan ayrılmamak, direnmek. İnat ve ısrar etmek.

Bildiğini okumak (yapmak) : Kim ne derse desin, kimseden etkilenmeden kendi istediği, bildiği gibi davranmak.

Bile bile lades : Bile bile aldanmış görünmek. Kötü bir durumu, öyle gerektiği için bile bile kabullenmek.

Bilgiçlik taslamak : Yeterli bilgisi olmadığı konularda bile kendisinini biliyormuş gibi göstermek, öyle davranmak.

Bilmemezlikten (bilmezlikten) gelmek : Bir konuda haberi olduğu halde, haberi yokmuş gibi davranmak, bilmiyor görünmek, yadsımak.

Bin (kırk) dereden su getirmek : Bir işi yapmamak için türlü bahaneler ileri sürmek.

Bin tarakta bezi olmak : Aynı anda birçok işle uğraşmak.

Bindiği (oturduğu) dalı kesmek : Kendisine gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek.

Bini bir akçeye (paraya) : Çok ucuz, çok bol.

Bir arpa boyu gitmek (ilerlemek) : Çok az yok almak. Yapılan bir işte istenilen seviyeye ulaşamamak.

Bir atımlık barutu kalmak (olmak) : Bir konuda yapabilecek çok az şeyi kalmak, son kozu kalmak.

Bir ayağı çukurda : Ölümü yaklaşmış olmak, yaşayacak az ömrü kalmış olmak.

Bir çift sözü olmak : Bir konuda söyleyecek bir şeyleri bulunmak.

Bir çuval inciri berbat (murdar) etmek : Yolunda giden bir işi, yaptığı bir yanlış davranış yüzünden bozmak.

Bir dediğini iki etmemek : Birinin her istediğini yerine getirmek.

Bir deri bir kemik : Çok zayıf, güçsüz, çelimsiz, kuru.

Bir dikili ağacı olmamak : Hiçbir malı mülkü olmamak.

Bir dilim ekmek pahasına : Karnını doyurmak amacıyla.

Bir dirhem et, bin ayıp örter : Zayıf ve cılız insanlar biraz kilo aldıklarında, daha canlı ve sevimli görünürler.

Bir eli yağda, bir eli balda : Elindeki geniş olanaklardan bol bol yararlanmakta, bolluk, varlık içinde.

Bir elin (elle) verdiğini öbür elle almak : Bir davranışıyla sağladığı faydayı, başka bir davranışla yok etmek.

Bir gömlek yukarı : Bir derece daha iyi.

Bir gözü kör, bir kulağı sağır olmak : Çevresinde gelişen olayları görmemiş ve duymamış gibi davranmak.

Bir hal olmak ::1. Bir şeyi yapmaktan usanmak, yorulmak, bezmek. 2. Huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramış olmak.

Bir içim su : Çok güzel genç kız.

Bir iğne bir iplik olmak (kalmak) : Bir rahatsızlık veya üzüntüden çok zayıflamış olmak.

Bir inat bir murat : İnatçı kişi, inadıyla istediğini elde eder.

Bir kalemde : Bir defada, bütünüyle, bir işlemde ve toptan.

Bir kapıya çıkmak : Sonuçta birleşmek, hepsi aynı sonuca varmak.

Bir kaşık (dirhem) bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek (yemek) : Çok iş yapıp az verim sağlamak.

Bir kaşık suda boğmak : Bıraksalar bir başkasını öldürecek kadar kin beslemek, çok hırslı, öfkeli olmak.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak) : Çok fazla telaş, gürültü, patırtı olmak, her şey birbirine karışır olmak.

Bir koltuğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zamanda iki iş yapmak.

Bir kulağından girip bir (öbür) kulağından çıkmak : Söylenen sözü umursamamak, önem vermediği için aklında kalmamak.

Bir kuş sütü eksik : Hiç bir eksik yok, her şey tamam.

Bir lokma bir hırka : Dervişler gibi azla yetinmeyi bilmek.

Bir pula satmak : Küçük bir çıkar uğruna hainlik etmek.

Bir sıkım (sıkımlık, pençelik) canı olmak : Çelimsiz, güçsüz kalmak.

Bir tahtası eksik olmak : Aklı kıt, akılca zayıf, dengesiz, hareketleri normalden uzak olmak.

Bir taşla iki kuş vurmak : Yaptığı bir hareketle iki işi sonuçlandırmak., çok talihli olmak.

Bir torba kemik : Çok zayıf, çelimsiz, kuvvetsiz, güçsüz.

Bir yastığa baş koymak : Karı – koca, acı ve tatlı günlerde birbirlerini desteklemek.

Bir yastıkta (yatakta) kocamak : Karı koca birlikte ihtiyarlamak.

Bir yaşına daha girmek : Çok şaşırdığı bir şeyle karşılaşmak.

Birbirine düşmek : Birbirine düşman olmak.

Birbirini yemek : İki veya daha fazla kişinin birbirlerine kötülük yapması, birbirleriyle uğraşması.

Birbirinin gözünü oymak (çıkarmak) : Birbirlerine karşı kin ve nefret duymak, her türlü kötülüğü yapmak.

Bit yeniği : Bir işin sağlam veya doğru görünmesine karşın güven vermeyen ve anlaşılmayan yönü.

Biti kanlanmak : Yoksulken, çok para kazanıp zengin olmak.

Biz bize olmak :Tanıdıklar bir arada olmak.

Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz : Birbirimizi eskiden beri tanırız,kimin ne olduğunu biliriz, bu nedenle birbirimizi kandırmamız olanaksızdır.

Blöf yapmak : Karşındakini yanıltarak veya yıldırarak bir işten caydırmak için aslı olmayan söz söylemek ya da aldatıcı tavır takınmak.

Boca etmek : Dökmek, boşaltmak.

Boğaz (gırtlak) derdi : 1.Yemek pişirme, hazırlama sıkıntısı. 2. Geçinme kaygısı

Boğaz kavgası : Geçimini sağlamak için verilen uğraş.

Boğazına (gırtlağına) basmak (sarılmak) : Birine bir şey yaptırmak için kaba kuvvete başvurmak. Boğmak ister gibi üstüne yürümek.

Boğazına dizilmek : Üzüntü, kuşku, iştahsızlık nedeniyle yemek yiyememek, boğazından geçmemek.

Boğazına düşkün : Yemeyi içmeyi çok seven, devamlı bir şeyler yemek isteyen, güzel yemeklere düşkün kimse.

Boğazından kesmek : Para biriktirebilmek için yeme içmesinden kısmak.

Boğazını (gırtlağını) yırtmak : Olanca gücüyle bağırmak.

Bol keseden : Ölçüsüz olarak, gereğinden fazla, hesapsızca, hemen yerine getirilmesi zor olan.

Bombası patlamak : Gizli bir olay, haber, iş ortaya çıkmak.

Borazancıbaşı olmak : Yapabileceğine aklı kesmek.

Borç (ödev) bilmek (saymak) : Bir şeyi yapmayı kendine görev bilmek.

Borç gırtlağa çıkmak (gırtlakta olmak) : Kolay kolay altından kalkamayacağı kadar borcu olmak.

Borç harç (etmek) : Borç alarak veya benzeri yollara başvurarak (istediğini almak).

Borusunu çalmak : Birisine hoş görünmek için onun fikir ve davranışlarına taraf görünmek.

Bostan korkuluğu : 1. Kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. Yetkili olduğu halde sözü geçmeyen, göstermelik, güçsüz yetkili.

Boş atıp dolu tutmak (vurmak) : Umutsuzca girişilen bir işte başarılı olmak, talihli olmak.

Boş düşmek : Dini nikaha göre, karının kocasından boşanmış sayılmasını gerektiren bir durum doğmak, bir kadının eşinden boşanması.

Boş gezenin boş (baş) kalfası : İşsiz güçsüz, aylak aylak dolaşan kimse.

Boş vermek : Önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz kalmak.

Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı (Boşa koysak dolmaz, doluya koysak almaz) : Bu konu üzerinde çok düşündüm ama bir çözüm yolu bulamadım.

Boşa kürek çekmek (sallamak) : Boş yere çaba harcamak.

Boşboğazlık etmek : Boş bulunup, saklanması gereken bir şeyi söylemek.

Boy almak (atmak, sürmek) : Boyu uzamak, büyümek, uzun boylu olmak.

Boy göstermek : Sırf gösteriş olsun diye bir yerde bulunmak, gösterişte bulunmak.

Boy ölçüşmek : Biriyle rekabet etmek, yarışmak.

Boynu altında kalmak : Ölmek, gebermek.

Boynuna borç (boynunun borcu) : Yapmak zorunda olduğu iş, görev.

Boyun eğmek (kırmak) : İstemeye istemeye uymak, ister istemez razı olmak, teslim olmak, boyun eğmek.

Bozguna uğramak (bozgun yemek) : Yenilip dağılmakla, perişan olmak.

Bozuk atmak (çalmak) : Öfkelendiğini belli etmek, sinirli olmak.

Bozuntuya vermemek : Yapılan bir yanlış yada hoşa gitmeyen bir olay karşısında, onu görmemiş, anlamamış gibi yapmak.

Bön bön bakmak : Anlamsız, şaşırıp aptal aptal bakmak.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu : Sözleri ile davranışları birbirini tutmayan kimseye söylenir.

Bu sözlere karnım tok : İnanmadığım bu sözlerle beni kandıramazsın.

Bucak bucak kaçmak : Biriyle veya istemediği bir durumla karşılaşmamak için ortada görünmemeye çalışmak, gizlenmek.

Bulanık suda balık avlamak : Karışık durumlardan kendine çıkar sağlamak.

Buldukça bunamak : Elde ettiğiyle yetinmemek, daha çok istemek.

Bulgurlu’ya gelin mi gidecek ? : Bir işte gereğinden fazla telaş gösterenlere, çok acele edenlere, çok özen gösterenler için kullanılır.

Bulunmaz Bursa (Hint) kumaşı mı ? : Kendini ne sanıyor, ne üstünlüğü var anlamında kullanılır.

Buluttan (havadan,kıldan) nem kapmak (almak) : Kuşkulu olmak, her sözden, davranıştan alınmak, haddinden fazla alınganlık göstermek.

Buram buram tütmek (kokmak) : Etrafa çok güzel, nefis bir koku yayılmak.



Burnu büyümek : Elde ettiği şeylerden böbürlenmek, kibirlenmek.

Burnu havada (havalarda) olmak : Kendini fazla beğenmek, kibirli olmak, çevresindekileri küçümsemek.

Burnu Kafdağı’nda : Kendini yüksekte gören, olağanüstü istekleri olan.

Burnu kırılmak : 1. Büyüklenemez duruma düşmek. 2. Kokusundan çok etkilenmek.

Burnu koku almak : Her şeyi önceden sezmek.

Burnu sürtülmek (sürtmek) : Sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek, gururundan vazgeçmek.

Burnunda tütmek : Bir kimseyi veya bir şeyi çok özlemek.

Burnundan fitil fitil gelmek : Bir şeyi söylediğine, yaptığına çok pişman olmak, yaptığının acısını çekmek.

Burnundan kıl aldırmamak : Kimsenin kendisine söz söylemesine fırsat vermemek.Hiçbir eleştiriyi kabul etmemek.

Burnundan solumak : Çok öfkelenip sinirli olmak, çok kızmak.

Burnunu her işe sokmak : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak, çok meraklı olmak, her işe karışmak.

Burnunun dikine( doğrusuna,doğrultusuna) gitmek : Söylenenlere, verilen öğütlere aldırmayarak, kendi bildiği gibi davranmak.

Burnunun direği kırılmak : Çok pis koku duyarak bundan rahatsız olmak.

Burnunun direği sızlamak : Maddi veya manevi çok üzülmek.

Burnunun ucunu görememek : 1.Çok dikkatsiz ve dalgın olmak. 2. Çok sarhoş olmak.

Burun bükmek : Küçümsemek, önem vermemek.

Buyur etmek : Konuğu saygı ile karşılayıp içeri almak veya sofra çağırmak.

Buyurun ( buyrun ) cenaze namazına : Hiç istenmeyen, beklenmedik bir sonuç, kötü bir durum karşısında “ne yazık ki durumu düzeltmek için yapılacak bir şey yok” anlamında kullanılır.

Buz gibi soğumak : Artık hiç sevmemek, nefret etmek, tiksinmek.

Buz kesilmek : 1. Çok üşümek. 2. Fazla korku veya heyecandan hareketsiz kalmak.

Buzlar çözülmek : 1. Aradaki anlaşmazlıkların bitmesi. 2. Buzlar erimeye, kırılmaya başlamak.

Bülbül gibi şakımak : Güzel sesle, neşeyle konuşmak.

Bülbül kesilmek : 1 Bir sebepten çok ve çabuk konuşmak. 2. Baskı ya da etki altında bildiği her şeyi anlatmak.

Büyük söz söylemek : 1. Yapacağı bir şey hakkında kesin konuşarak övünmek. 2. Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek

Büyüklük taslamak (satmak) : Kendini üstün görmek, böbürlenmek.

Büyümüş de küçülmüş : Davranışları ve konuşmaları yaşının gerektirdiğinin üstünde olan, büyüklere benzeyen, küçük, cesur, akıllı çocuk.

C Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Cadı kazanı : Herkesin birbirini kötülediği, birbirinin aleyhine çalıştığı, herkesin birbirine düştüğü yer.

Cahillik etmek : Bilgisizlik , deneyimsizlik yüzünden hata yapmak, kusur işlemek.



Caka satmak (yapmak,atmak) : Böbürlenmek, gösteriş yapmak.

Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde : Yaşlanmış ama eski güzelliğini kaybetmemiş.

Can atmak : Bir şeyi elde etmeyi çok istemek.

Canciğer kuzu sarması : Birbirleriyle çok iyi anlaşan dostlar.

Can çekişmek : 1. Ölmek üzere olmak. 2. Yıkılmak.

Can damarı : Bir şeyin en önemli, en gerekli kısmı.

Can derdine düşmek : Bir tehlikeyle karşılaştığında her şeyi bırakıp hayatını kurtarmaya çalışmak.

Can düşmanı : Her türlü kötülüğü yapabilecek düşman.

Canevinden vurmak (yakalamak) : Birine en değer verdiği, önem verdiği noktada zarar vermek.

Can havli ile : Olanca kuvvetiyle, ölüm korkusundan doğan güçlü bir tepkiyle.

Cankulağıyla dinlemek : Büyük bir dikkatle, ilgiyle dinlemek.

Can pazarı : Herkesin kendi canının derdine düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum.

Can sağlığı : Kişinin olabileceği en iyi durum, sağlıklı olma durumu.

Can vermek : 1.Ölmek 2. Yaşama gücü vermek.

Can yakmak : Bir kişiyi aşırı derece zarara uğratmak, kötülük yapmak.

Can yoldaşı : Yalnız kalmamak için birlikte yaşanılan kimse.

Cana (başa) kıymak : Fazla zalim olmak, öldürmek.

Cana can katmak : İnsanda yaşama gücünü arttırmak, insanda dinçlik, neşe, yaşama isteği uyandırmak.

Cana yakın : Sevimli, hoş, candan kimse.

Canı ağzına (dudağına) gelmek : Çok heyecanlı yada çok tehlikeli bir durum karşısında ölecekmiş gibi olmak.

Canı ağzında beklemek : Korku ve heyecan içinde beklemek.

Canı boğazına (burnundan) gelmek (canı burnunda olmak) : Çektiği sıkıntıya dayanamayacak duruma gelmek. Çok yorgun bezgin olmak.

Canı (gönlü) çekmek : Bir şeyi çok istemek, imrenmek.

Canı çıkmak : 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Hırpalanmak.

Canı gitmek : Çok önemsediği bir şeye zarar gelecek diye kaygı duymak.

Canı sıkılmak : Üzülmek, tedirginlik duymak.

Canına minnet : Memnunlukla, minnettarlıkla karşılamak.

Canına okumak : Birini iyice hırpalamak, zarar vermek.

Canına tak demek (etmek) : Bir şeye daha fazla dayanamaz hale gelmek, sabrı tükenmek.

Canına yetmek : Bıkmak, usanmak.

Canından bezmek (bıkmak, usanmak) : Çektiği üzüntü veya sıkıntı yüzünden ölümü isteyecek duruma gelmek.

Canını acıtmak (yakmak) : 1. Birini zarara veya sıkıntıya sokmak. 2. Fiziksel acı vermek.

Canını dişine almak (takmak) : Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak.

Canını pazarda (sokakta) bulmamak : Olur olmaz şeyler için vücudunu yıpratmaktan kaçınmak, canının kıymetini bilmek.

Canlı cenaze : Ayakta duramayacak durumda olan, halsiz.

Cart curt ötmek (etmek) : Gözdağı vermek için ileri geri, öfkeli konuşmak.

Cart kaba kağıt : Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme sözü.

Cartayı (cavlağı, zartayı) çekmek : Ölmek.

Cascavlak kalmak : Bütün imkanları elinden alınarak ortada kalmak.

Ce demeye mi geldin ? : Bir yerde çok az oturup gitmek isteyenler için şaka yollu söylenir.

Cebinde akrep olmak : Cimri olmak.

Cehennem azabı : 1. Günah işleyenlerin cehennemde çekeceklerine inanılan ceza. 2. Dayanılmaz üzüntü.

Cehennem olmak : Defolup gitmek.

Cemaziyelevvelini bilmek : Kişinin geçmişteki sırlarını, hilelerini bilmek.

Cendereye koymak (sokmak) : Manevi baskı yapmak, sıkıştırmak.

Cennet kuşu : Çok küçük yaşta ölen çocuk.

Cennetin kapısını açmak : Büyük bir iyilik yapıp sevap kazanmak.

Cephe almak : Birine düşmanca tavır takınmak.

Ceremesini çekmek : Zararını çekmek.

Cereyan etmek : Olmak, yapılmak, geçmek.



Cevahir (cevher) yumurtlamak : Etkili ve güzel sözler söylediğini zannederek saçmalamak.

Ceza görmek (yemek) : 1. Yaptığı yanlış bir davranışın, bir işin cezasına katlanmak. 2. Bir suçtan dolayı cezalandırılmak.

Cezbeye gelmek : Coşmak.

Cılkı çıkmak : 1. Yaptığı bir iş veya olaydaki hilesi ortaya çıkmak. 2. Hırpalanmak. 3. Doğru ve uygun yoldan ayrılmak.

Cızlamı (cızdamı) çekmek (kırmak) : Kaçmak, sıvışıp tüymek.

Cicim ayı : Yeni evlilerin ilk haftaları ayları, balayı.

Ciğeri beş para etmemek : İşe yaramaz bir kişi olmak.

Ciğeri (yüreği) sızlamak : Büyük acıma duygusuyla üzüntü çekmek, çok acı çekmek.

Ciğeri yanmak : Büyük acı ve üzüntü karşısında içi yanıyor gibi olmak.

Ciğerini delmek : Kişiyi dayanılmaz acı ve üzüntü içinde bırakmak.

Ciğerini okumak : Bir kimsenin duygu ve düşüncelerini anlamak, bilmek.

Ciğerleri bayram etmek : 1. Her zamankinden daha iyi cins sigara içmek. 2. Temiz havaya çıkmak.

Cihan alem bilmek : Herkes tarafından bilinmek.

Cin çarpmak : Boş inançlara göre cinlerin saldırısına uğrayıp hastalanmak, sakatlanmak, aklını yitirmek.

Ç Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Çalımından geçilmemek : Büyüklenmesinden, gösterişinden yanına varılmamak.

Çalmadan oynamak : Çok neşeli, sevinçli durumda olmak.



Çam devirmek : Bilmeden, karşısındaki kişiyi üzecek, kızdıracak bir söz söylemek.

Çamur atmak (sıvamak) : İftira edip bir kişiyi kötülemek. Birini kötü bir olaya karışmadığı halde, karışmış gibi göstermek.

Çamura yatmak : 1. Kendisinden bekleneni, çeşitli nedenler ileri sürerek yerine getirmemek. 2. Borcunu ödememek, sözünü yerine getirmemek.

Çamurdan çekip çıkarmak : Birini, kötü veya onurunu tehlikeye düşüren bir durumdan kurtarmak.

Çan çan etmek (ötmek) : Gereksiz yere boşuna konuşmak.

Çanak açmak (tutmak) : 1. Kışkırtıcı söz veya davranışlarla, kendisine kötü bir karşılık verilmesine yol açmak. 2. Dilenmek.

Çanak yalayıcı : Çıkarı için onurunu ayaklar altına alıp değersiz birini öven, dalkavuk.

Çanına ot tıkmak : Birini sesi çıkamayacak duruma sokmak, susturmak.

Çantada (Oltada) keklik : Elde edilmesi kolay ve kesin elde edilmiş sayılan, emre amade..

Çapanoğlu : Başa dert olacak durum.

Çaptan düşmek : Çalışma gücü, verimi önceden iyi olan durumu artık bozulmuş olmak.

Çarçur etmek : Elindekini boş yere harcayıp tüketmek.

Çaresiz kalmak : Güç bir durum karşısında çözüm yolu bulamamak.

Çark etmek : Bir şeyden vazgeçmek.

Çarkıfelek : 1. Talih, keder. 2. Donanma fişeği. 3. Top mermilerine karşı ağaçtan yapılmış siper.

Çarmıha germek : Birini T biçimindeki kalaslara çivileyerek öldürmek.

Çarşamba karısı : Saçı başı dağınık, kılığı düzgün olmayan kadın.

Çarşamba pazarı : Her şeyin karmaşık bulunduğu yer.

Çat kapı : Ansızın, beklenmeyen bir anda gelmek.

Çatır çatır çatlamak : Çok kıskanmak.

Çehre züğürdü : Yüzüne bakılmayacak, çirkin kimse.

Çeki düzen vermek : Dağınık olan bir şeyi düzene sokmak.

Çekip çevirmek : 1. Bir yönetimi düzenli duruma getirmek. 2. Bir kişiyi gereksiz giderlerden kurtarıp tutumlu bir düzene sokmak.

Çekirdekten yetişmek : Bir meslekte, bir işte küçük yaşta başlayarak deneyim kazanmak.

Çene çalmak : Arkadaşlarla söyleşmek, sohbet etmek.

Çene patlatmak : Gereksiz yere konuşmak.

Çene yarıştırmak : Her şeye karşılık vermeye çalışmak, altta kalmak istememek.

Çene yormak : Boş yere konuşup durmak.

Çenesi düşük (çürük) : Çok ve sürekli konuşan. Susmak bilmeyen, boşboğaz.

Çenesini bağlamak : 1.Ölen bir kimsenin çenesinin altından geçirilen bir tülbendi başının üstünde bağlamak. 2- Bir kimsenin ölmesini istemek.

Çenesini tutmak : Bildiğini,düşündüğünü zamanı gelmeden söylememek, boşboğazlık etmemek.

Çeneye (lafa) tutmak : Uzun uzun konuşarak birini meşgul etmek.

Çengel atmak (takmak) : 1. Kötülük etmek. 2. Herhangi bir konuda biriyle ilişki kurmaya çalışmak.

Çetele çekmek (tutmak) : Hesap tutmak amacıyla bir yere çizgi çekmek.

Çetin ceviz : 1. Başa çıkılamayan kimse. 2. Başarılması zor olan iş.

Çevir kazı yanmasın : Söylediği şeyi sonradan değiştirmeye kalkışanlara, sözünü çevirmeye, duruma uydurmaya kalkışanlara alay ya da şaka yollu söylenir.

Çıbanbaşı : 1. Çıbanın tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi.

Çığırından çıkmak : Ölçüyü aşmak, zapt edilememek, doğru yoldan ayrılmak.

Çıkmaz ayın son çarşambası : Belirsiz ve hiç gelmeyecek bir zaman.

Çıkmaz yol : Sonunda kötülük getirecek davranış.

Çıkmaza girmek : Çözümlenemeyecek duruma girmek.

Çıngar çıkarmak (koparmak) : Bir bahane yaratıp kavga çıkarmak.

Çıra gibi yanmak (tutuşmak) : 1. Büyük bir yıkıma uğramak. 2. Aşk derdi çekmek.

Çırak çıkarmak : 1. İş ortağını zarara sokup, ortaklıktan ayrılmak. 2. Cariye veya odalıkların saray, konak, köşk gibi büyük yerlerde yıllarca hizmet ettikten sonra evlenmelerine veya o yerlerden ayrılmalarına izin vermek

Çırasını yakmak : Kötülük eden birine hınç ve kızgınlıkla büyük zarar vermek, cezasını vermek.

Çıtkırıldım : Hassas, alıngan, çabuk üzülen.

Çiçeği burnunda (çamuru karnında) : Çok taze, yeni meydana gelmiş.

Çiçek gibi açmak : Olduğundan daha da güzelleşmek.

Çifte kavrulmuş : 1. İçindeki bademi kavrulmuş olan badem şekeri. 2. Çok çile çekmiş, pişkin kimse.

Çifte kumrular : Birbirini çok seven ve ayrılmayan kişiler.



Çiğ çiğ yemek : Birine karşı çok fazla öfke duymak.

Çiğ süt emmiş olmak : Soyca bozuk, yaradılışça kötü olmak.

Çiğlik etmek : İyi bir davranış beklenirken, buna ters bir davranışta bulmak.

Çil yavrusu gibi dağılmak : Belli bir sebepten dolayı, bulunan yerden başka yerlere kaçışmak.

Çile çekmek : Sürekli üzüntü çekmek, eziyet içinde yaşamak.

Çile çıkarmak (doldurmak) : 1. Sıkıntılı bir durumun son bulmasını beklemek. 2. Tasavvufta bir mürit için belli bir eğitimden geçmek.

Çileden çıkmak : Tahammülü tükenmek, çıldıracak gibi olmak.

Çilingir sofrası : Her türlü meze bulunan içki sofrası.

Çingene çalar, Kürt oynar : 1. Kimin ne söylediği belli olmayan, gürültülü toplantı. 2. Eşyası birbirine karışmış düzensiz yer.

D Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Dağ doğura doğura bir fare doğurdu : Büyük işler beklenen bir işten kötü bir sonuç alındı, beklenen önemli sonuç alınamadı anlamında söylenir.

Dağa çıkmak : Ayaklanmak, eşkiyalık etmek veya devlete karşı gelmek sebebiyle dağa çekilmek.



Dağa kaldırmak : Bir kişiyi bir nedenle, zorla dağa götürüp orada hapsetmek.

Dağda büyümek : Kaba saba, görgüsüz olmak.

Dağdan gelip bağdakini kovmak : Bir işe veya yere sonradan gelen birinin, önceden beri orada çalışan veya önceden bulunan kişinin işini, yerini almaya ve onu aşağılamaya kalkması.

Dağlar dayanmaz : 1. Büyük güç harcayarak, olmayacak şeyler bile yapılabilir. 2. Çok ağır bir acı.

Dağlara taşlara : Bizden uzak dursun, bize zarar vermesin, bize dokunmasın.

Dağları devirmek : Başarılması çok zor gibi görünen işleri başarmak, büyük zorlukların üstesinden gelmek.

Dal budak salmak : 1. Gelişmek, zenginleşmek. 2. Kabul görüp yaygınlaşmak. 3. Yayılmak, her yere kök salmak.

Dalga (tünel, matrak) geçmek : 1. Ortadaki işle ilgilenmeyip başka şeyler düşünmek. 2. Karşısındaki kişiyi anlamaz yerine koyup aldatırcasına onunla konuşmak.

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı (kazmayla) : Konuyla uzaktan yakından alakası olmayan, tutarsız söz.

Damarı tutmak (kabarmak) : Kızmak, huysuzlanmak, direnmek, inatçı olmak ve aksileşmek.

Damarına (dalına) basmak (dokunmak) : Sataşmak, öfkelenmesine neden olmak.

Damdan düşer gibi (düşercesine) : Birdenbire patavatsızca söylenen söz.

Dananın kuyruğu kopmak : 1. İçin için süren anlaşmazlık patlak vererek çok büyük bir olay ortaya çıkmak. 2. Beklenen ve çoğu zaman da korkulan sonucun gerçekleşmesi.

Danışıklı dövüş : Birisini aldatmak veya atlatmak amacıyla önceden yapılan gizli anlaşmaya dayanan davranış.

Daniskasını bilmek : En iyisi hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak.

Dank etmek (demek) : Sonunda anlayabilmek, nedenini bir türlü anlayamadığı bir meseleyi, bir olayın araya girmesiyle aniden anlamak.

Dar gelirli : Geliri az ve sınırlı bulunan geçim sıkıntısı çeken, yoksul.

Dar kafalı : Anlayışı olmayan, kavrayışı anormal düzeyde olan, yenilikleri benimseyecek yetenekten yoksun olan kişi.

Dara düşmek : Ekonomik olarak sıkıntı çekmek.

Darısı başına : Dilerim bu güzel durum senin de başına gelir anlamında kullanılır.

Davulu biz çaldık, parsayı başkası (onlar) topladı : İş sıkıntısını biz çektik, sonucundan başkaları yararlandı. Bu kadar çalıştık çabaladık, faydasını başkaları gördü.

Dayayıp döşemek : Evi veya odayı eksiksiz bir şekilde döşemek.

Dediği dedik (çaldığı düdük) : İnatçıdır, sözünden asla dönmez ; direnir ve en sonunda ne isterse yaptırır.

Dediğine gelmek : Birinin, önceden kabul etmediği fikri sonradan kabul etmek.

Defterden silmek : Bir kişi ile yakınlığı ve dostluğu kesmek, yakınlığa son vermek.

Defteri dürülmek : 1. Hayatı sona erdirilmek. 2. İşine son verilmek veya başka bir yere gönderilmek.

Değirmenin suyu nereden geliyor? : Bir işin yapılması için gerekli paranın kaynağının belli olmaması.

Deli bir değil ki bağlayasın, ölü bir değil ki ağlayasın : Bir sürü güçlükle karşı karşıya olup, hangisiyle uğraşacağını bilememek.

Deli divane olmak : Bir kimseyi, bir şeyi, deli gibi sevmek.

Delifişek : Delicesine, çılgın işler görmekten hoşlanan, korkusuz, gözüpek kişi.

Deli kızın çeyizi : Bir arada sergilenen ve birbirleriyle uyuşmayan, çeşitli giyim ve ev eşyası.

Deli olmak : Çok sinirlenmek, kudurmak.

Deliğe girmek : Hapse girmek.

Delik büyük, yama küçük : Geliri, giderini karşılamıyor. İmkanlar ihtiyaçları karşılamaya yetmeyecek az.

Deliliğe vurmak : Düştüğü zor durumdan kurtulmak için kendini deli gibi gösterip, deli gibi hareketler yapmak.

Deliye pösteki saydırmak : Bir kimseyi çok zor bir işle uğraştırmak, birine yapılması çok zor bir iş vermek.

Dem vurmak : Gücünü aşan veya olmayacak bir konuda gelişigüzel söz etmek.

Demir almak : 1. (Gemi için) Çapasını denizden çıkartmak. 2. Gitmek, gitmeye hazırlanmak.

Demir atmak : 1. Bir anlayışa, bir fikre aşırı şekilde bağlanmak. 2. Bir yerde çok uzun süre kalmak. 3. Gemi çapasını denize bırakmak.

Demirleblebi : 1. Başarılması çok zor olan iş. 2. Başa çıkılamaz kimse.

Demokles’in kılıcı :Bela, her an olabilecek tehlike.

Deneme tahtası : Üzerinde bilgisizce tecrübe yapılan, denenen şey.

Dengine getirmek : Bir şeyin en elverişli zamanını ve durumunu yakalamak.

Deniz tutmak : Deniz yolculuğu sırasında, geminin sallanması yüzünden insanın midesinin bulanması.

Denizden bir avuç (bardak) su : Bütüne kıyasla önemsiz, az.

Denize düşse (girse) kurutmak : Çok beceriksiz, çok talihsiz olmak, en elverişli durumlarda bile başarı gösterememek.

Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa : Sözlerle ifade edilemez, anlatmak için kelimeler yetmez.

Derdine düşmek : Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirme için yollar aramak, aklı fikri hep o konuda olmak.

Derdini deşmek (depreştirmek) : Üzüntülerini, acılarını hatırlatmak, tazelemek. Derdini, kederini hatırlatarak üzüntüsünü artırmak.

Derdini dökmek : Çektiği sıkıntıları, acıları uzun uzadıya anlatmak.

Derdini Marko Paşa’ya anlat : Derdini, yakınmalarını kimse dinlemez.

Dereyi görmeden paçaları sıvamak : Henüz ortada bir şey yokken hazırlıklara başlamak, erken ve gereksiz zamanda harekete geçmek.

Ders almak : 1. Yetkili bir kişiden, öğretmenden bilgi almak. 2. Herhangi bir olaydan ibret çıkarmak.

Ders vermek : 1. Öğretmek, yetiştirmek. 2. Bir kimsenin yaptığı işin yanlış olduğunu azarlayarak, ağır sözlerle söylemek. 3. Aydınlatıcı, yol gösterici sözler söylemek.

Dert edinmek (etmek) : Bir olayı, bir durumu üzüntü konusu yapmak.

Dert ortağı : 1. Aynı derdin sıkıntısını çekenlerin her biri. 2. Bir kimsenin, derdini paylaştığı en yakın dostu.

Dert yanmak : Birine, çektiği acıları, sıkıntıları yana yakıla anlatmak.

Destan düzmek : Bir olayı anlatan uzun şiir yazmak.

Desteksiz atmak (sallamak) : Bir şey hakkında konuşurken çok abartmak.

Dev aynasında görmek : Kendini çevresindekilerden daha üstün görmek.

Devede kulak : Büyük bir bütüne oranla küçük bir parça, önemsiz, yetersiz şey.

Deve kini tutmak : Kin ve düşmanlıkta şiddet göstermek, kinini uzun süre devam ettirmek.

Deve kuşu gibi (yüke gelince kuş, uçmaya gelince deve) : Yapması bekleneni durumuna ters düştüğü için yapmayan; yapmaması gereken bir şeyi bahane gösterip yapan.

Deve kuşu gibi başını kuma gömmek : 1. Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. 2. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak.

Devenin başı (nalı, pabucu) : Ortaya atılan konu inanılır gibi değil.

Deveye ‘boynun eğri’ demişler, ‘Nerem doğru ki?’ demiş : Doğru bir yeri olmayan bir iş için söylenir.

Deveye hendek atlatmak : Bir kimseye yapılması çok zor bir işi yaptırmaya çalışmak.

Deveyi havutuyla (hamudu ile) yutmak : Herkesin gözü önünde büyük bir hırsızlık yapmak, yasal olmayan büyük yararlar sağlamak.

Devlet kapısı : Devlet dairesi.

Devlet kuşu : Beklenmedik bir talih, bir iyilik.

Devlete konmak : Servete, makama ulaşmak.

Devran sürmek : Mutlu ve rahat bir şekilde yaşamak.

Dırdır etmek : Gereksiz yere ve uzun süre konuşmak.

Dış kapının dış mandalı : Çok uzak akraba.

Dibi görünmek : Bir kabın içindekilerin bitmek üzere olması.

Dibi kırmızı mumla (bal mumuyla) davet etmek : Birine, bir yere gelmesi için çok yalvarmak.

Dibi (dibini) tutmak : Pişen yemek karıştırılmadığı için yemeğin dibe yapışması.

Dibine darı ekmek : Eldeki para, mal gibi şeyleri tamamıyla harcayıp bitirmek.

Dik dik bakmak (süzmek) : Öfkeli bir biçimde, sert sert bakmak.

Dikkafalı : Bildiğinden şaşmayan, inadından vazgeçmeyen kimse.

Diken üstünde durmak (olmak, oturmak) : Tedirgin bir biçimde oturuyor olmak.

Dikili ağacı olmamak : Hiç bir varlığı , malı mülkü olmamak, yoksul olmak.

Dikine gitmek : Biriyle inatlaşarak , kendi bildiğinden şaşmamak.

Dikiş payı : 1. Kumaş biçerken dikiş için bırakılan bölüm. 2. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle gereğinden fazla tutulan miktar.

Dikiş tutturamamak : Bir işte uzun süre kalamamak.

Dikkat kesilmek : Bütün dikkatini belli bir işte toplamak.

Dikkate almak : Hesaba katmak, gereğini düşünmek.

Dikte ettirmek : 1. Birine bir şeyi yazdırmak için o şeyi yüksek sesle okumak. 2. Birine kendi isteklerini zorla kabul ettirmek.

Dil (diller) dökmek : Birini kandırmak veya yaranmak için güzel sözler söylemek.

Dil otu yemiş : Durmadan bıktırıcı konuşan, çenesi düşük.

Dil uzatmak : Bir kimse için kötü şeyler söylemek, iftira etmek,sözle saygısızlık etmek.

Dil yarası : 1. Ağır bir sözün meydana getirdiği kırgınlık. 2. Bir olayın gönülde bıraktığı acı.

Dilden dile dolaşmak (gezmek) : Bir kimse veya olay için ağızdan ağıza anlatılmak.Her yerde ondan bahsedilmek.

Dile düşmek : Dedikodusu yapılmak, adı kötüye çıkmak.

Dile gelmek : 1. Daha önce konuşmayan bir kişinin konuşmaya başlaması. 2. Varlığını herhangi bir şekilde ortaya koymak. 3. Dedikodusu yapılmak. Düşünülmeden ağızdan çıkmak.

Dile kolay : Anlatılması kolay fakat yapılması, katlanılması güç durum.

Dili açılmak (çözülmek) : Birdenbire konuşmaya başlamak.

Dili ağırlaşmak : Hastalık nedeniyle güçlükle konuşmak.

Dili bir karış dışarı çıkmak (sarkmak) : Koşmaktan, sıcak havada yürümekten, iş yapmaktan dolayı çok yorulup bitkin hale düşmek.

Dili dolaşmak (sürçmek) : Sözleri karıştırmak, yanlış söylemek.

Dili tutulmak : Aşırı korku, coşku, sevinç veya şaşkınlık sebebiyle birdenbire konuşamaz hale gelmek.

Dili varmamak : Kötü bir şeyi söylemeye yanaşmamak, sakınmak, söylemesi gereken bir sözü bir türlü söyleyememek.

Dilin kemiği olmamak : Bir şeyin ağızdan çıkması çok kolaydır. Söz söylemenin kolaylığına aldanıp düşünmeden konuşulmamalıdır.

Dilinde tüy bitmek : Aynı şeyi sürekli söylemekten bıkmak.

Dilinden düşürmemek : Aynı şeyi sık sık tekrarlamak, devamlı olarak aynı konudan bahsetmek.

Diline dolamak : 1. Bir kimseden, bir şeyden devamlı olarak bahsetmek. 2. Bir kimseyle her yerde kötüleyip durmak.

Diline düşmek : Yermek veya dalga geçmek amacıyla biri hakkında sürekli konuşulması.

Diline pelesenk (persenk) etmek : Bir şeyi gereksiz yere, sürekli, hiç ara vermeden konuşmak, diline dolamak.

Diline virt etmek : Bir sözü, konuyu her zaman tekrarlamak.

Dilini eşek arısı soksun : Bundan sonra böyle şeyler söylemez ol anlamında kullanılır.

Dilini fare mi (kedi mi, kuş mu) yedi? : Neden konuşmuyorsun, niçin susuyorsun, konuşsana anlamında kullanılır.

Dilini mi yuttun : Niçin konuşmuyorsun anlamında kullanılır.

Dilini tutmak : Sonunu düşünmeden gelişi güzel konuşmaktan sakınmak, temkinli olmak.

Dilinin altında bir şey olmak (saklamak) : Konuşmalarında açıkça söylemek istemediği, sakladığı bir şey olmak.

Dilinin belasını (cezasını) çekmek (bulmak) : Yersiz konuşmaları yüzünden sıkıntıya uğramak, dilini tutamadığı için başına işler gelmek.

Dilinin ucuna kadar gelmek (Dilinin ucunda olmak : 1. Tam söyleyeceği sırada söylemekten vazgeçmek. 2. Bir şeyi tam hatırlayıp söyleyecekken unutmak.

Dillere destan olmak : Bir kişi veya olay hakkında, her yerde bahsedilmek, sözü edilmek.

Dilli düdük : Çok konuşan, sır saklayamayan, geveze, her şeye karışan, söz taşıyan kişi.

Dimyat’a (Payas’a) pirince giderken evdeki bulgurdan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek uğruna elindekileri kaybetmek.

Dinden imandan çıkarmak : Aşırı öfke nedeniyle ne dediğini, ne yaptığını bilememek.

Dini bütün : Dinine çok bağlı olan, dini emirleri eksiksiz yerine getiren.

Dirhem dirhem satmak : Değerli göstermek için kendini ağırdan almak, nazlı davranmak.

Dirsek çevirmek : İşbirliği yaptığı kişiye ihtiyacı kalmayınca ona yüz çevirmek, o kişiyi uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak.

Dirsek çürütmek : Okuyup öğrenmek, bilgisini arttırmak için yıllarca çalışmak.

Diş bilemek : Bir kimseye hınç duymak, intikam almak için fırsat beklemek.

Diş geçirmek : Üstesinden gelmek, zorla ve inatla dediğini yaptırmak.

Diş kirası : 1. Eskiden zenginlerin iftara davet ettikleri fakirlere iftardan sonra verdikleri para. 2. Harcadığı emeğin dışında fazladan istediği veya elde ettiği para.

Dişe dokunur : İşe yarar, değerli.

Dişinden tırnağından artırmak : Yiyeceğinden, zorunlu ihtiyaçlarından kısarak para biriktirmek, güçlükle tasarruf etmek.

Dişine göre : Tam ona uygun nitelikte, üstesinden gelebileceği durum.

Dişini (dişlerini göstermek) : Karşısındakini korkutmak, tehdit etmek.

Dişini sıkmak : Sabır göstermek, dayanmak, göğüs germek.

Dişini tırnağına takmak : Tüm gücüyle sıkıntılara katlanıp yaşam mücadelesi vermek.

Dişinin kovuğuna yetmemek ( girmemek) : Yetersiz kalmak, çok az olmak.

Divan durmak : Önemli bir kişinin huzurunda, ellerini göğüs üzerinde kavuşturarak durup saygı göstermek.

Divane olmak : Bir kimseyi, bir şeyi tüm kalbiyle, delicesine sevmek.

Diz çökmek : 1. Yenilip teslim olmak. 2. Bacakların diz ve daha aşağı kısmı yere gelecek şekilde oturmak. 3. Bir otoriteden ilim öğrenmek.

Dize gelmek (varmak) : 1. Baş eğmek. 2. Güçlünün buyruğunu benimsemek.

Dizgini elde tutmak (dizginleri elinde tutmak) : Bir işi, bir şeyi kendisi kontrol altında tutmak.

Dizginleri salıvermek : Bir kişinin veya bir şeyin üzerindeki baskıyı kaldırmak, başıboş bırakmak.

Dizini (dizlerini) dövmek : Yaptığı yanlıştan dolayı çok pişman olmak, çok üzülmek.

Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek : Korku, heyecan gibi nedenlerden dolayı bacaklarında kuvvet kalmadığı için ayakta duramayacak durumda olmak.

Dizlerine kara su inmek : Çok fazla yorulmak, yorulduğu için dizleri ağrımak.

Dobra dobra konuşmak (söylemek) : İnandığı, savunduğu sözleri çekinmeden, açık açık konuşmak.

Doğmamış çocuğa (oğlana) don biçmek : Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan bir durum için çok önceden hazırlık yapmak.

Doğru yola gitmek (girmek) : Dürüst ve namuslu yaşamak.

Doğrucu Davut : Her şeyin doğrusunu söylemeyi ve yapmayı alışkanlık haline getiren kişi.

Dokuz canlı : Kolay ölmeyen, dayanıklı.

Dokuz doğurmak : 1. Bir işin olmasını sabırsızlıkla, heyecanla beklemek. 2. Bir işi sonuçlandırmak için çok sıkıntı çekmek. 3. Bir şeyin olup olmayacağı konusunda kaygılanmak.

Dokuz köyden kovulmak : Hoş karşılanmayan davranışları ya da düşünceleri yüzünden bir çok yerden uzaklaştırılmak, dışlanmak.

Dokuz yorgan eskitmek (paralamak, parçalamak) : Çok uzun yaşamak, uzun ömürlü olmak.

Dolap beygiri gibi dönüp durmak : 1. Dar bir alanda ya da çevrede sürekli aynı işi yapmak. 2. Tekdüze bir işte çalışmak.

Dolap çevirmek (döndürmek) : Bir takım gizli işler çevirmek, dalavereli işler yapmak.

Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı : Yapılması gereken bir iş için bir türlü çözüm yolu bulamamak.

Domuzdan bir kıl çekmek (koparmak) : Cimri, sevimsiz fakat varlıklı olan birinden az da olsa bir şey almak.

Donkişotluk yapmak : Var olduğunu düşündüğü haksızlıkları ortadan kaldırmak için gereği yokken kahramanlık yapmak.

Donup kalmak : Aşırı korku, heyecan, şaşkınlık gibi sebeplerden ötürü hareketsiz kalmak.

Dost kazığı : 1. Ortak girişilen bir işte, bir kimsenin kendi menfaati için dostunu zarara uğratması, ya da alışverişte değerinden fazla fiyata mal satması. 2. Dost bilinen kimseden gelen zarar ya da kötülük.

Dosta düşmana karşı : Dost üzülmesin, düşman sevinmesin anlamında kullanılır.

Dostlar alışverişte görsün : Laf olsun diye, boşuna, amaç iş yapmak değil gösteriş yapmak anlamında kullanılır.

Dostlar başına : İyi, güzel olan şeyleri dostlar için dilerken söylenir.

Dökülüp saçılmak : 1. Her şeyini, bütün sırlarını anlatmak. 2. Bir şey için boşuna masraf yapmak.

Dönüm noktası : Belli bir durumdan yeni bir duruma geçme zamanı.

Dört ayak üstüne düşmek : 1. Şanslı olduğu için bir fırsatı ele geçirmek. 2. Korkulu, tehlikeli bir durumdan zarar görmeden kurtulmak.

Dört başı mamur : Eksiksiz, tam istenildiği gibi.

Dört dönmek : 1. Telaş ve endişeyle çözüm aramak. 2. Bir işi yapmak için oraya buraya koşturmak.

Dört duvar arasında kalmak : Evde kapalı kalmak, dışarı çıkmamak.

Dört elle sarılmak (yapışmak) : 1. Bir işi, birini tüm varlığı ile benimsemek. 2. Bir işe kendini tümüyle vermek. 3. Desteği umulan bir kişi ile sıkı bağ kurmak.

Dört gözle beklemek : Büyük bir sabırsızlık ve özlemle beklemek.

Dört kolluya binmek : Ölmek, tabuta girmek.

Dörtnala koşmak : Çok hızlı koşmak.

Dua almak : İyi dilekler almak, hayır almak.

Dua etmek : Allah’tan hayır dilemek, iyilikler istemek.

Duaya amin demek : Bir işin, olayın olmasını dilemek.

Duba gibi : Çok şişman kimse.

Dudağını bükmek : 1. Beğenmediğini belli etmek. 2. Ağlamaklı olmak.

Dudağını ısırmak : 1. Şaşırmak, hayret etmek. 2. İstediğini söyleyememek. 3. Kararsızlık içinde ne yapacağını bilememek.

Dudak payı bırakmak : Bardağı, fincanı tam doldurmayıp, dudağın rahatça yanaşacağı boş yer bırakmak.

Dudak tiryakisi : İçtiği sigaranın dumanını ciğerlerine çekmeyip, dudağının arasından dışarı üfleyen.

Dudu dilli : Konuşkan, güzel konuşan kadın.

Duman altı olmak : Sigara içilen yerde bulunup, kendi sigara içmediği halde dumandan etkilenmek.

Duman attırmak : Göz açtırmamak, baskı kurmak, zora sokmak.

Duman etmek : 1. Yok etmek, ortadan kaldırmak, çok kötü duruma sokmak. 2. Başarı sağlamak, yenmek, alt ermek.

Duman olmak : 1. İşi, durumu çok bozulmak. 2. Ortadan kaybolmak.

Durdu durdu (da), turnayı gözunden vurdu : Bir işte, bir konuda sabredip, uzun süre bekleyip sonunda çok kazançlı, karlı çıkmak.

Dut yemiş bülbüle dönmek : 1. Cevap verememek, susup kalmak. 2. Neşesi ve konuşkanlığı herhangi bir sebepten kaybolmak.

Düdük gibi olmak (kalmak) : 1. Daracık, kısa olmak. 2. Kimsesiz, tek başına kalmak.

Düğüm noktası : Bir işin çözümlenmesi, açıklığa kavuşması için çözülmesi gereken en güç yeri.

Düğün bayram etmek : Bir şeye çok sevinmek, topluca sevinçli bir durum yaşamak.

Dümen çevirmek : Hileye, dalavereye başvurmak.

Dün bir, bugün iki : Bir olayın üzerinden fazla bir zaman geçmemesi.

Dün cin imiş, bugün adam çarpıyor : İşinde ustalaşmadan, hileli yollara başvuruyor anlamında bir söz.

Dünden hazır (razı) : Bir öneriyi hevesle, hemen, seve seve kabul eden.

Dünya alem (el alem) : Bütün insanlar, herkes.

Dünya başına dar gelmek (olmak) : Sıkıntı ve çaresizlik içinde kalmak.

Dünya başına yıkılmak : Bir şeye aşırı derecede üzülmek, tüm umutlarını kaybetmek.

Dünya evine girmek : Evlenmek, yuva kurmak.

Dünya gözüne zindan olmak (görünmek, kesilmek) : Önemli olaylar karşısında kötümser ve umutsuz olmak.



Dünya gözüyle : Sağken, ölmeden önce son kez.

Dünya kelamı etmemek : Susmak, hiç konuşmamak.

Dünya yıkılsa (yansa) umurunda olmamak : Hiç bir şeye aldırış etmemek, hiç bir şeyin sorumluluğunu almamak.

Dünyadan geçmek (el etek çekmek) : Kendi halinde yaşamak, bir köşeye çekilip topluma karışmamak.

Dünyadan haberi olmamak : Çevresinde olup biten olaylara ilgisiz kalmak.

Dünyalar onun olmak : Çok sevinmek.

Dünyanın kaç bucak (köşe) olduğunu anlamak (öğrenmek, göstermek) : 1. Dünyada ne gibi güçlükler olduğunu, ne gibi dolaplar çevrildiğini öğrenmek, hayatın acımasız şartları ile karşılaşmak. 2. Birini, yaptığına pişman etmek, gereken cezayı vermek.

Dünya değiştirmek : Ölmek, hayatı sona ermek.

Dünyası haram (zindan, zehir) olmak : Yaşamaktan acı duymak, yenilgiye uğramak.

Dünyaya gelmek ( dünyaya gözlerini açmak) : Doğmak.

Dünyaya kazık çakmak (kakmak) : Çok uzun yaşamak, ölmeyecekmiş gibi davranmak.

Dünyaya tapmak : Dünya hayatına çok düşkün olmak.

Dünyayı anlamak : Hayatın ne olduğunu anlamak, öğrenmek.

Dünyayı başına dar (zindan) etmek : Eziyet ve sıkıntı vermek.

Dünyayı tozpembe görmek (pembe gözlükle bakmak) : Üzücü durumlara bile iyimser gözle bakmak.

Düşman başına : İstenmeyen kötülüklerin, kendisinin veya sevdiklerinin başından uzak olamasını dilemek.

Düşman çatlatmak : Başarılarıyla, kendi hakkında iyi olan işlerle gösteriş yaparak, kendisinin iyiliğini istemeyenleri üzmek, kıskandırmak.

Düşte görse hayra yormamak : Beklemediği, ummadığı çok güzel bir duruma kavuşmak, ya da inanılmayacak kadar güzel bir sonuçla karşılaşmak.

Düşünceye dalmak (varmak) : Bir konu üzerinde, uzun uzadıya, dalgın bir şekilde düşünmek.

Düşüp bayılmak : Aşırı sevinç veya üzüntüden kendini kaybetmek.

Düztaban : Uğursuz, hayırsız.

Düze (düzlüğe) çıkmak : Sıkıntılı bir durumdan kurtulmak.

E Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Ecel olup karşısına çıkmak: Birisine meydan okumak.

Ecel şerbeti içmek : Ölmek.



Ecel teri dökmek : Aşırı korku, heyecan gibi içinde bulunduğu tehlikeden dolayı bunalmak, sıkıntıya düşmek.

Eceli çağırmak : Bir sebebden dolayı öleceği yere gitmek.

Eceline (ölümüne) susamak (koşmak) : Ölme ihtimali olan tehlikeli işlere girmek.

Eceliyle ölmek : Doğal bir sebepten ölmek.

Ecinniler top oynamak : Bomboş, ıssız ve sessiz yer.

Ecir sabır dilemek : Başsağlığı dilemek.

Edebini (terbiyeni) takınmak : Terbiyesiz söz ve davranışları bırakıp iyi, ölçülü, dengeli ve saygılı olmak.

Edebiyat yapmak : Konuşurken parlak, süslü sözler kullanmak.

Edep erkan bilmek (tanımak) : Kibar olmak, görgü kurallarına uygun davranmak, yol yordam bilmek.

Efendime söyleyeyim : Anlatmak istediğim şu anlamında kullanılır.

Efkar dağıtmak : Sıkıntıyı, üzüntüyü gidermek için neşeli bir şeyler yapmak, eğlenmek.

Efradını cami, ağyarını mani : Ne eksik ne fazla, eksiği artığı olmayan.

Eğlence olmak : Komik duruma düşmek.

Ehvenişer : Daha az kötü, daha az zararlı.

Ekmeği ile oynamak (ekmeğinden etmek) : Birinin geçim kaynağını kesmek, işinden etmek.

Ekmeğine göz dikmek (koymak) : Birinin geçim kaynağını, işini elinden almaya çalışmak.

Ekmeğine kan doğramak : Bir kimseyi acılar içinde bırakacak davranışta bulunmak.

Ekmeğini kana doğramak : Büyük bir üzüntü ve acıya katlanmak.

Ekmeğine kuru, ayranına duru dememek : Birine dokunacak, onu küçük düşürecek bir söz söylememek.

Ekmeğine yağ sürmek (sürülmek) : Farkında olmadan birinin işine yarayacak bir davranışta bulunmak.

Ekmeğini eline almak (kazanmak) : Geçimini sağlamak.

Ekmeğini taştan çıkarmak : Her güçlüğü yenerek geçimini sağlamak konusunda becerikli olmak.

Ekmeğini tuza banmak (batırmak) : Büyük sıkıntılara ve yoksulluğa katlanmak.

Ekmeğini yemek : 1. Birisinin işinde çalışarak kendi geçimini sağlamak. 2. Geçimini sağlamak için birinin yardımından faydalanmak.

Ekmek elden su gölden : Çalışıp çabalamadan, başkasının kazancıyla rahatça geçimini sağlamak.

Ekmek kapısı : Kişinin geçimini sağladığı iş yeri.

Ekmek kavgası : Çok zor şartlarda geçimini sağlama çabaları.

Ekmek parası : Yaşamak için gerekli kazanç.

Eksik etek : Her zaman güçsüz olan kadın.

Eksik olsun : Gereği yok anlamında kullanılır.

Eksik gedik kapamak : Gerekli olan ufak tefek ihtiyaçları karşılamak.

El ağzına bakmak : Başkasının fikriyle hareket etmek.

El alemin ağzında sakız olmak : Herkes tarafından dedikodusu yapılmak.

El almak :1. Bir tarikata katılmak. 2. Bir işi kendi yapmak için ustasından izin almak. 3. Kağıt oyununda karşısındakinin oynadığı kağıdın daha önemlisini oynayarak üstünlük sağlamak.

El altından ( alttan alta, gizliden gizliye) : Kimsenin haberi olmadan, kimseye haber vermeden, gizlice.

El atmak : 1. Yeni bir işe girişmek. 2. Bir işe karışmak, müdahale etmek.

El ayak bağlamak : İş göremez hale getirmek, engel olmak.

El ayak çekilmek : Ortalıkta hiç kimse kalmamak.

El basmak : Kuran’a veya kutsal sayılan diğer kitaplardan birinin üzerine elini koyarak yemin etmek.

El başı (elebaşı) : Yol gösteren, idare eden.

El bebek gül bebek : Çok sevilen, el üstünde tutulan, nazlı, şımarık.

El birliği : Dayanışma, bir işi daha çabuk ve daha iyi yapabilmek için birleşmek.

El çekmek : Bırakmak, vazgeçmek, caymak.

El değiştirmek : Bir mal veya eşyanın bir kimseden başka bir kimseye geçmesi.

El değmemiş : Saf, hiç kullanılmamış, henüz dokunulmamış.

El elde baş başta : 1. Elde bulunan her şeyin tükendiğini anlatır. 2. Yapılan işin sonunda ne kar, ne zarar edildi, eldeki parayla masraf birbirine denk geldi.

El ele vermek : Bir işi gerçekleştirmek için birleşmek.

El emeği : 1. Bir işte harcanan emek. 2. Elle çalışma ve çalışmanın karşılığı.

El ense çekmek (etmek) : Güreşte başparmağı gırtlağa, dört parmağı enseye geçirip rakibini yıkmaya çalışmak.

El etek çekmek : İlgilenmemek, uzaklaşmak.

El etek (ayak) öpmek : Bir işi yaptırmak için yalvarmak.

El kahrı çekmek : Başkasının çilesine, kaprislerine katlanmak.

El kapısı : 1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Başkalarının evi, yurdu.

El koymak : 1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Devletin bir malı, bir kuruluşu emri altına alması.

El pençe divan durmak : Saygılı bir şekilde el kavuşturup emre hazır beklemek, tam bir bağlılıkla emre amade olmak.

El şakası : Birine elle dokunarak yapılan şaka.

El ulağı : Önemli bir iş yapan kimsenin, küçük işlerde kullandığı yardımcı.

El uzatmak : 1. Bir işi yapmaya teşebbüs etmek. 2. Yardım etmek, yakınlık göstermek.3. Karışmak, karıştırmak veya bozmak için müdahale etmek. 4. Yayılmak.

El üstünde tutmak (gezdirmek) : Bir kimseye çok sevgi saygı göstermek.

El vermek : 1. Ustanın yardımcısına iş kurma yetkisi tanıması. 2. Tarikatta yetişmiş müride, yol gösterme izni vermek, müritliğene kabul etmek. 3. Birine yardım etmek. 4. Kağıt oyunlarında karşısındakine oyun üstünlüğü tanımak.

El yazması : Basma olmayıp yazma olan kitap.

El yordamı ile : Görmeden elle yoklayarak.

Elde etmek : 1. Bir şeye sahip olmak, kazanmak. 2. Tarafsız veya başkasına bağlı olan bir kimsenin kendinden yana olmasını sağlamak.

Elde yok avuçta yok : Yoksul, ne malı ne de parası var.

Elden ayaktan düşmek (kesilmek, kalmak) : İhtiyarlamak, güçsüzleşmek, yürüyemez olmak, çalışamaz hale gelmek.

Elden çıkarmak : Sahip olduğun şeyi satmak, devretmek.

Elden düşme : Az kullanılmış, sahibinden az kullanılmış.

Elden geçirmek : 1. Bir şeyi inceleyip düzeltmek, onarmak. 2. Bir sürü eşyayı tek tek ele alıp kontrol etmek.

Ele almak : 1. Üzerinde çalışmak, incelemek. 2. Kontrolü altına almak.

Ele avuca sığmamak : Söz dinlememek, kural tanımamak, yaramaz davranışlarda bulunmak, baskı altına alınamaz, söz ve nasihat dinlemez olmak.

Ele güne karşı : Dostlara üzüntü vermemek, düşmanları da sevindirmemek için, dosta düşmana karşı.

Ele vermek : 1. Suçu veya suçluyu haber verip yakalatmak. 2. Belli etmek, gizli bir şeyi herhangi bir şekilde ortaya çıkarmak.

Elekle su taşımak : Bir işte çok az verimli olmak, tembellik etmek.

Elemtere fiş, kem gözlere şiş : Nazar değmesin, Maşallah.

Eli açık : Cömert, para harcamaktan çekinmeyen.

Eli ağır : 1. Yavaş iş yapan., bir işi gerekli zamandan daha uzun sürede yapan. 2. Vurunca çok acıtan.

Eli ayağı bağlı olmak : Çeşitli engeller yüzünden yapması gereken işi yapamamak.

Eli ayağı buz kesilmek : Aldığı bir habere üzülerek eli ayağı donmuş gibi olmak, güçsüz dermansız kalmak.

Eli ayağı (yüzü) düzgün : Görünüş bakımından kusursuz, iş görebilir, elinden iş gelir kimse.

Eli ayağı dolaşmak : Telaş veya heyecandan şaşırarak düzenli iş yapamamak.

Eli ayağı olmak : Birinin yardımcısı olmak, işlerini üzerine almak.

Eli bayraklı : Arsız, kavgacı, edepsiz.

Eli boş dönmek : Umduğunu elde edemeden dönmek.

Eli böğründe kalmak : Çaresizlikle işinde başarısız duruma düşmek.

Eli cebine varmamak : Para harcamaya kıyamamak.

Eli çabuk : Bir işi çabuk yapan, hamarat.

Eli dar (darda) olmak : Para sıkıntısı çekmek.

Eli ekmek tutmak (ekmeğini eline almak) : Geçimini kazancıyla sağlayacak duruma gelmek.

Elifi görse mertek sanır : Okuma yazma bilmez, cahil.

Eli genişlemek : Para sıkıntısını atlatmak, bolca paraya kavuşmak.

Eli işte, gözü oynaşta : İş yapar gibi görünüp, aklı başka şeylerde olan.

Eli kalem tutmak : Okur yazar olmak, bir konu üzerinde yazı yazabilmek.

Eli kulağında : Gerçekleşmesi yakın, az kaldı.

Eli maşalı : Edepsiz, kavgacı, saldırgan.

Eli pek (sıkı) olmak : Kolay para harcamamak, cimrilik etmek.

Eli uzun, dili uzun : Hem hırsız hen de küstah. Söz dinlemez, laf anlamaz.

Elin gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez : Kendinde bulunan büyük kusurları görmezden gelip başkalarının küçük kusurlarını dedikodu konusu yapar.

Elinden bir kaza çıkmak : İstemeyerek birini yaralamak, öldürmek.

Elinden bir şey gelmemek : Çaresizlikten bir iş görememek, çok acemi olmak.

Elinden düşürmemek : Daima elinin altında bulundurmak, ondan gerektiğinde yararlanmak.

Elinden hiçbir şey kurtulmamak : Çok becerikli olmak.

Eline bakmak : Bir kimsenin yardımıyla geçinmek.

Eline su dökemez : Sözü edilen kişi , iş, yetenek, başarı yönünden ondan aşağı.

Elini kolunu sallaya sallaya gezmek : Dolaşmaması, gezmemesi gereken yerlerde korkmadan, çekinmeden dolaşmak.

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak : Evde hiç bir iş yapmamak, çok nazlı olmak.

Elini veren kolunu alamaz : Kendisine iyilik yapıldığında, fazlasını isteyen insanlar için kullanılır.

Elini vicdanına koyarak söylemek : Doğrudan, haklıdan yana tavır takınmak, tarafsız düşünüp söylemek.

Eli uzun : Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.

Eliyle koymuş gibi bulmak bir şeyi) : Hiç aramadan, kolayca bulmak.

Elleri nasır bağlamak : Ellerini, toprak işi gibi ağır işlerde uzun süre kullanmak, bu yüzden elleri sertleşmek.

Elle tutulur gözle görülür : Çok belirgin.

Emdiği süt haram olmak : Doğruluktan sapıp, kötü işler yapmak.

Emeline alet etmek : Birisini veya bir şeyi kendi istekleri doğrultusunda kullanmak.

Emir büyük yerden gelmek : Çok sevilen, sayılan biri tarafından bir işin yapılması istenmiş olmak.

Emir kulu : Başkasının verdiği emirleri yerine getiren.

Emrihak vaki olmak : Ölüm vakti gelmek, ölmek.

Ensesi kalın : Parası çok, varlıklı, sözü geçen, ödeme gücü yüksek kimse.

Ensesine binmek : Bir işi yaptırmak için baskı yapmak.

Ensesine yapışmak : Yakalayıp sıkıştırmak.

Er geç : Eninde sonunda.

Erkek Fatma : Erkek gibi davranışları olan kadınlar için kullanılır.

Esamesi okunmamak : Kendisine değer verilmemek, adı anılmamak.

Eser kalmamak : Hiç bir belirti, iz olmamak.

Eski çamlar bardak oldu : Devir değişti,dönem ile beraber kurallar da değişti. Eski tutumların yerini yeni değerler aldı.

Eski defterleri karıştırmak : Eski olayları, bir yarar umarak veya başka bir amaçla yeniden ele almak.

Eski göz ağrısı : Eski sevgili, ilk göz ağrısı.

Eski hamam eski tas : Değişen bir şey yok, her şey eskisi gibi, her şey bildiğiniz gibi.

Eski kafalı : Düşünüş ve yaşayış olarak eskiye bağlı olan, günün getirdiği yeniliklere karşı çıkan.

Eski köye yeni adet : Geleneğe, eski fikirlere bağlı olan topluluğa getirilen yenilik.

Eski kulağı kesik : İçki, kumar, kabadayılık gibi konularda bir zamanlar ünü ve sabıkası olan kimse.

Eski kurt : 1. Mesleğinde çok deneyimli ve üstün olan kişi. 2. Çok olay görmüş geçirmiş olduğundan, bir işin hileli yollarını bilen ve aldatılamayan, görmüş geçirmiş, tecrübeli kişi.

Eski toprak : Yaşı ilerlemiş olduğu halde dinç kalmış kişi.

Esrar perdesi : Bir olayın iç yüzünün anlaşılmasını güçleştiren engel.

Estek köstek (estek etmek) : İşten kaçmak, bir takım bahaneler ileri sürmek.

Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek : Birini kışkırtmak.

Eşekbaşı : Mevkide yetkisi bulunmayan, umursanmayan kimse.

Eşek cennetine göndermek : Öbür dünyaya göndermek, öldürmek.

Eşek (hayvan) gelip hayvan (eşek) gitmek : Görgüsüz, kaba saba davranmak, anlayışsız olmak, iyi huylar kazanmamak.

Eşek kafalı : Anlayışsız, kalın kafalı kimse.

Eşek sudan gelinceye kadar dövmek : Aşırı derecede dayak atmak, dövmek.

Eşek şakası : Ağır, itici, kaba, incitici şaka.

Eşekten düşmüş karpuza (düşmüşe) dönmek : Çok şaşırıp kötü duruma düşmek.

Eşiğine yüz sürmek : Bir istekte bulunmak için birinin karşısında saygıyla eğilmek.

Eşiğini aşındırmak : Bir işini yaptırmak için ilgili kişinin yanına, bezdirecek kadar çok gidip gelmek.

Eşref saati gelmek : 1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman.

Eşrefi mahlukat : İnsan varlıkların en üstünü ve en iyisidir.

Et bağlamak (tutmak) : 1. Beslenip şişmanlamak. 2. Yara kapanmak.

Et tırnak gibi : İki ayrılmaz dost veya nesne.

Eteği ayağına dolaşmak : Telaştan yapacağı işi şaşırmak.

Eteğine yapışmak : 1. Güçlü, saygın , varlıklı birinin koruyuculuğuna sığınmak, ondan yararlanmaya çalışmak. 2. Bir şeye sıkıca sarılmak.

Etek öpmek : 1.Bir işi yaptırmak için çok yalvarmak. 2. Yaltaklanmak.

Etekleri tutuşmak : Çok telaşlanmak, çaresiz kaymak, heyecana kapılmak.

Etekleri zil çalmak : Bir nedenden dolayı mutlu olmak, sevinç içinde olmak.

Etekteki taşı dökmek : Bütün bildiklerini açıklamak.

Eti ne, budu ne? : 1. Yetersiz, küçük, zayıf, çelimsiz. 2. Elindeki imkanları sınırlı, parası az.

Eti senin kemiği benim : Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.

Etliye sütlüye karışmamak : Kendi işi dışında kimsenin işi ile ilgilenmemek, toplum içindeki eğilimlerden, oluşumlardan uzak durmak.

Etme bulma : Yapılanın karşılığı görülür, iyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur.

Ettiği yanına (kar) kalmak : Yaptığı kötülüğün cezasını, karşılığını görmemek.

Ettiğini bulmak : Yaptığı kötülüğün cezasını görmek, kötülüğün kendi başına gelmesi.

Ev bark olmak : Bir evi ve ailesi olmak.

Ev yıkmak : 1. Ailenin geçim kaynağını yok etmek. 2. Karı ile kocayı birbirine düşürüp ayırmak.

Evde kalmak : Evlenme çağı geçmiş olmak.

Evdeki hesap çarşıya (pazara) uymamak : İşlerin önceden tasarlandığı, düşünüldüğü gibi değil de başka bir yolda gelişmesi.

Evelemek gevelemek : Anlaşılmayacak biçimde dolambaçlı konuşmak, ağzının içinde mırıldanmak.

Evirip çevirmek : 1. İyice görmek, incelemek için her yanını döndürmek. 2. Bir durumu, bir sözü istediği şekle sokmak için çeşitli yollara başvurmak. 3. İdare etmek, yönlendirmek.

Evlat acısı gibi içine çökmek (oturmak) : Yitirdiği bir şey için çok üzülmek.

Evlerden (işitenlerden) uzak (ırak) : Dilerim kimsenin başına böyle bir felaket gelmesin.

Evlere şenlik : Dilerim böyle bir felaket bütün evlerden uzak olsun, herkese hayır gelsin, herkes mutlu olsun, hiç kimse keder görmesin, felakete uğramasın.

Evli evine köylü köyüne : Dağılma zamanı geldi, herkes kendi evine, kendi işinin başına gitsin.



Evliya gibi : Uysal, ahlaklı, çok iyi kimse.

Evliyalık satmak (taslamak) : Dindar ve doğru görünmek, her zaman doğruluktan söz etmek.

Evvel Allah : Allah’ın izniyle, yardımıyla bu işi başarırım.

Evvel emirde : Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk defa.

Eyüp sabrı : Büyük güçlük ve üzüntülere yakınmadan sabırla dayanma, en büyük üzüntülere yakınmadan sabırla dayanma.

Eyvallah etmemek (eyvallahı olmamak) : Birine boyun eğmemek, onun minneti altına girmemek.

Ezbere konuşmak : Gerekli bilgiyi almadan, işin alını astarını öğrenmeden konuşmak.

Ezilip büzülmek : Güç bir duruma düşüp çekindiğini, sıkıldığını, utandığını davranışları ve sözleri ile belli etmek.

Ezip suyunu içmek : İşe yaramamak, kıymetli olmamak, itibardan düşmek.

F Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Façasını aşağı almak (bozmak) :1. Birini küçük düşürmek, utandırmak. 2. Döverek, hırpalayarak bir kimsenin kılık kıyafetini bozmak.

Faka basmak : Kurulan tuzağa düşmek, aldanmak, aldatılmak.



Falakaya çekmek (yatırmak, yıkmak) : Ayaklarını falakaya bağlayarak, ayaklarına sopa ile vurmak.

Falan filan : Önemsiz, ayrıntıya girmeye gerek olmayan şeyler.

Falso yapmak (basmak) : Yanlış iş yapmak.

Fan fin fon etmek : Anlaşılmayan yabancı bir dille konuşmak.

Faraş gibi : Çok büyük ve çok geniş açılan ağız.

Fare deliğine sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış : 1. Başaramayacağı, zor bir işle uğraşırken başka bir işi daha üstlenmiş. 2. Bir yerde sığıntı durumundayken, yanına birini daha almış.

Fare düşse başı yarılır : İçinde yiyecek içecek bulunmayan ıssız, boş yer :

Fare gibi kaçacak delik aramak : Saklanacak yer aramak, çok korkmak.

Fareler cirit atmak (oynamak) : (Bir yer için) Kimse bulunmamak, ıssız olmak.

Fark etmek : Bir şeyi anlamak, sezmek.

Farkına varmak : 1. İki şey arasındaki farkı anlamak. 2. Ayırt etmek, görmek, başkalaşmak.

Farkında olmak : 1. Sezmek, bir şeyin nasıl olduğunu anlamak. 2. Ne olup bittiğini anlamak.

Farz etmek : Öyle olduğunu kabul etmek.

Fasulye gibi kendini nimetten saymak : Kendine her şeyden çok değer vermek, gururlanmak, büyüklük taslamak.

Fasulye sırığı gibi: Zayıf, sıska ve çok uzun boylu.

Fatiha okumak : Bir şeyi veya bir kişiyi yitirmek, umudunu kesmek.

Felce uğramak : 1. Görevini yapamaz duruma gelmek, yürüyemez, eli ayağı tutamaz olmak. 2. İşi çok kötü şekilde bozulmak.

Feleği şaşmak : 1. Bir darbe nedeniyle dengesini yitirmek, neye uğradığını şaşırmak. 2. İçki içerek, uyuşturucu kullanarak kendinden geçmek. 3. Bir kızın, kadının etkisiyle kendinden geçmek.

Feleğin çemberinden geçmiş : Başına çok işler gelmiş, güngörmüş, iyi kötü birçok tecrübe edinmiş.

Feleğin sillesini yemek (sillesine uğramak) : Çok büyük bir zarara ya da felakete uğramak, çok acı çekmek.

Felek yar olursa : Allah yardım eder, bir terslik çıkmazsa.

Felekten bir gece (gün) çalmak : Güzel, keyifli, huzurlu, sevinçli bir gün ya da gece geçirmek, çok eğlenmek.

Felekten kam almak : Güzel, hoş, keyifli, neşeli zaman geçirmek, dilediğince eğlenmek.

Fellik fellik (fellek fellek) aramak (dolaşmak) : Bir yerden bir yere heyecanla, telaş içinde koşarak her yanı didik didik etmek.

Felsefe yapmak : Bir olayın nedenleri ve sonuçları üzerinde kendince birtakım fikirler ileri sürmek.

Fena olmak : 1. Çok kötü bozulmak. 2. Hasta gibi olmak, bayılmak. 3. Çok fazla üzülmek, sarsılmak.

Fena halde : Fazlaca.

Fenalık geçirmek : Bayılmak, sağlığı kötüye gitmek.

Fener alayı : 1. Şenlik gecelerinde, ellerde meşale veya fenerlerle şehir içinde dolaşarak yapılan gösteri. 2. Bu gösteriyi yapan halk, topluluk.

Feneri nerede söndürdün? : Bu saate kadar neredeydin, çok geç kaldın anlamında kullanılır.

Feragat etmek : Hakkından vazgeçmek, elini ayağını çekmek.

Ferman dinlememek : Kural, buyruk tanımamak, söz dinlememek.

Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir : Yöneticiler istedikleri gibi emirler verebilir. Ama biz onlara uymak zorunda değiliz. Gerekirse özgürlüğümüzü kullanmak için çekip gideriz.

Ferman sizin : Siz nasıl isterseniz öyle olsun.

Fermanlı deli : Deli olduğu herkes tarafından bilinen kimse.

Fersah fersah geçmek : Bir alanda, işte, o yolda çalışanları geçmek.

Fesat çıkarmak (karıştırmak, kaynatmak) : Kargaşa çıkarmak, ara bozmak, kışkırtmak, insanları birbirine düşürmek.

Fesat kumkuması : İnsanları birbirine düşürmeyi huy edinmiş, dedikoducu.

Fetva çıkarmak (vermek) : 1. Bir işin yapılabilmesi için yargıda bulunmak. 2. Gereksiz yere emir verir gibi konuşmak.

Fıçı gibi : Şişman, göbekli ve kısa boylu kimse.

Fındık kurdu gibi : Ufak tefek kimse.

Fırıldak çevirmek : Hileli, dalavereli işler peşinde koşmak.

Fırsat aramak (beklemek, gözlemek, kollanmak) : Yapmak istediği iş için uygun zaman, koşul, durum beklemek.

Fırsat bu fırsat : Yararlanılacak en uygun zaman.

Fırsattan istifade etmek : Doğan uygun zamanı veya imkanı iyi biçimde değerlendirmek.

Fırtınalar koparmak : Büyük olaylara, kavga ve gürültüye sebep olmak.

Fırtınayı ucuz atlatmak : 1. Fırtınadan pek az zararla kurtulmak. 2. Bir tehlikeyi fazla zarar görmeden atlatmak.

Fıstık gibi : 1. Çok güzel, çekici, alımlı kız veya kadın. 2. Besili, sağlıklı, dolgun ve canlı.

Fıtık etmek : Birini çok kızdırmak, sinirlendirmek.

Fi tarihinde : Çok eskiden, belirsiz bir geçmiş zamanda.

Fincan gibi : İri ve patlak gözlü.



Fidye almak : Bir şeyi veya kimseyi rehin tutarak maddi çıkar sağlamak.

Fikir almak : Aydınlanmak üzere yetkili bir kimseden bir konuda bilgi almak ve düşüncesinden yararlanmak.

Fikir işçisi : Düşünce üreterek topluma yön vermeye çalışan kimse.

Fikir yürütmek : Neler olabileceği ve nasıl davranılacağı konusunda aklını kullanarak tahminlerde bulunmak.

Filinta gibi : Genç, yakışıklı,uzun boylu,çevik, zayıf olmakla beraber vücudu güzel olan kimse.

Film çevirmek :1. Eğlenmek, hoş vakit geçirmek. 2. İlginç bir olay düzenlemek. 3.Hileli işler çevirmek, numara yapmak. 4. Ciddi olmayan işler yapmak.

Fincancı katırlarını ürkütmek : Bize zarar verebilecek bir kimseye , bilerek ya da bilmeyerek dokunacak bir davranışta bulunmak. Güçlü bir kişiyi kızdıracak davranışta bulunmak.

Fink atmak : İstediği gibi hareket etmek, gönlünce dolaşıp eğlenmek, oynamak.

Firara kadem basmak : Kaçmak.

Fire vermek : 1. Bozukları , çürükleri ayıklanarak eksilmek. 2. Dökülmek ya da kurmak suretiyle tartısından eksilmek, değerinden kaybetmek.

Fiskos etmek : Başkalarının da bulunduğu ortamda, birkaç kişinin alçak sesle ve gizlice kendi aralarında konuşması.

Fit (Fıştık) vermek : Birini başkasına karşı kışkırtmak.

Fitil fitil burnundan gelmek (burnundan fitl fil gelmek) : Zorlukla elde edilen güzel bir şey, arkasından gelen üzüntü ve sıkıntılar dolayısıyla kendine zehir olmak.

Fitil gibi (fitil olmak) : 1. Çok sarhoş olmak. 2. Çok sinirlenmek.

Fitili almak : Birdenbire öfkelenmek, heyecan ve telaşa kapılmak.

Fitne çıkarmak : Ara bozmak, dedikodu yapmak.

Fitne fücur : İnsanları birbirine düşüren, ara bozucu.

Fitne (fit) sokmak : İnsanları birbirine düşürmek, ara bozmak.

Fiyaka satmak : Gösteriş yapmak, hava atmak.

Fiyat kırmak : Fiyatı düşürmek.

Fol yok yumurta yok : Ortada konu ile ilgili hiçbir belirti olmadığı halde varmış gibi bir kuşkuya düşmek.

Fos çıkmak : 1. Bir kimsenin sanıldığı gibi olmaması 2. Bir işin sonunun gelmemesi, beklendiği gibi olmaması.

Foyası meydana çıkmak : Bir kimsenin bilinmeyen bir kötü niteliğinin bir olay dolayısıyla ortaya çıkması.

Fukara babası (öksüzler babası) : Yoksullara yadım etmeyi seven, fakirleri gözeten, onlara yardım edip koruyan kişi.

Fütur getirmek : Umutsuzluğa düşmek, bıkmak, çaresizliğe düşmek.

G Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Gaddarlık etmek : Acımasız davranmak.

Gaf yapmak : Bilmeden, beceriksiz ve yersiz bir davranışta bulunmak veya başkasını incitecek bir söz söylemek, davranışta bulunmak.



Gafil avlanmak : Bir kimseyi, habersiz ve hazırlıksız yakalamak, zor durumda bırakmak.

Gaflet basmak : Üzerine bir ağırlık çökmek, uykusu gelmek.

Gaflete düşmek :Dalgın olup çevresinde olup bitenlerden habersiz olmak.

Gaflet uykusuna dalmak : Gerçekleri göremeyecek durumda olmak.

Gaipten haber almak : Gelecekte neler olacağını sezip söylemek.

Galebe çalmak : Yenmek, üstünlüğünü göstermek, baskın çıkmak.

Galeyana gelmek : Coşmak, hiddetlenmek, azmak.

Gam çekmek : Tasalanmak, üzülmek, kederlenmek.

Gam yememek : Herhangi bir şey için tasa etmemek, üzülmemek, kaygı çekmemek.

Gani gani rahmet etmek : Ölmüş birinin ardından çokça hayır duası etmek.

Gani gönüllü (gönlü bol) : Cömert, varını yoğunu vermekten çekinmeyen kimse.

Gark etmek : Birine bir şeyi fazla, bolca vermek.

Gavura (papaza) kızıp oruç (perhiz) bozmak (yemek) : Başkasına kızıp, kendisine zarar verecek bir iş yapmak.

Gayret (iş) dayıya düştü (kaldı) : Bir işin sonuçlanmaması halinde işin daha güçlü biri tarafından ele alınması, bir türlü olmayan bir iş için kolları bir başkasının sıvaması.

Gayret kemeri (kuşağı) : Kız babasının kızına evlendirirken eline, beline, diline sahip olması, çok çalışıp evinin kadını olması gerektiğini anlatan , kızının beline bağladığı, genelde kırmızı renkli olan kemer.

Gayretine dokunmak : Bir işi yapamayacağını ileri sürenlere kızarak, gücenerek harekete geçmek, çalışmaya başlamak.

Gayya kuyusu : 1. Cehennemde bulunan bir kuyu. 2. İşlerin karmakarışık, içinden çıkılmaz olduğu durum, ortam.

Gazaba uğramak : Bir kimsenin öfkesine uğramak, cezalandırılmak.

Gazel okumak (söylemek) : Boş sözler okumak, masal okumak.

Gece kuşu : Gece uyumayıp oturmayı ya da çalışmayı huy edinen, gece gezmesini seven, geceleri uyumayan kişi.

Geceyi gündüze katmak : Gece gündüz demeden sürekli olarak çalışmaya devam etmek, çok çalışmak.

Gece silahlı, gündüz külahlı : Sezdirmeden kötü işler yapan, çevreye kendini iyi insan olarak tanıtan kimse.

Geçer akçe : Değerli, herkes tarafından beğenilen aranılan, rağbette olan.

Geçim dünyası : 1. İnsanın yaşamını sağlayacak yol. 2. Herkesle iyi geçinmeye dikkat etmek.

Geçim kapısı : Yaşamak için gereken gelirin sağlandığı iş yeri.

Geçim yolu : Yaşamak için kazanç bulma yolu.

Geçmişini (geçmişlerini) karıştırmak : Bir kimsenin ölmüşlerine sövmek ya da onları yermek.

Geçti Bor’un pazarı (sür eşeğini Niğde’ye) : Artık iş işten geçti, eldeki fırsatı kaçırdın, yeni bir fırsat kollamalısın, bu iş üzerinde yeniden durulmaz.

Gedik kapamak : Küçük de olsa küçük bir gelir kaynağı elde etmek, bir ihtiyacı karşılamak.

Gel zaman git zaman : Çok sonra, aradan epey uzun bir süre geçtikten sonra.

Gelen ağam, giden paşam : Yönetimdeki değişiklikler beni ilgilendirmez; ben gelene de gidene de saygılıyım, hepsiyle iyi geçinirim. Çıkarım için herkesle iyi geçinmeliyim.

Gelin güveyi olmak (kendi kendine gelin güveyi olmak) : Karşısındakinin nasıl karşılayacağını düşünmeden, bir işi olup bitmiş sayarak sevinmek.

Gemi aslanı : Bir işe yaramayan, sorumluluktan kaçan iri yapılı kimse.

Gemisi karaya (şapa) oturmak : Umutları boşa çıkmak, işleri tamamen bozulmak, düzelmeyecek duruma gelmek.

Gemisini yürütmek : İşini her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek.

Geniş karşılamak : Hoşgörü ile değerlendirmek.

Geyikler kırkımında : Hiçbir zaman olmayacak, gerçekleşmeyecek işler için kullanılır.

Geniş gönüllü : Hoşgörülü, olayları hoş karşılayan.

Geri çekilmek : 1. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek. 2. Bulunduğu yerden arkaya doğru gitmek.

Geri kafalı : Tutucu, bağnaz, yenilikleri istemeyen.

Gezip tozmak :Çok gezmek.

Gıcık etmek : Bir kimseyi kızdırmak, sinirlendirmek.

Gıcık tutmak : Boğazda aksırma, öksürmeye sebep olan yakıcı kaşıntı.

Gına gelmek (getirmek) : Usanmak, bıkmak.

Gır gıra almak : Biriyle dalga geçmek, alay etmek.

Gırtlağına kadar batmak : Bir durumun içine çok fazla batmak.

Gidişini (gidişatını) beğenmemek : Birinin davranışlarını, tuttuğu yolu beğenmemek.

Girdi çıktı (girdisi çıktısı) : 1. Bilinmeyen ayrıntıları karışık yönleri olan. 2. Gelir gideri, elde edilen ve harcanan.

Giyinip kuşanmak : En güzel giysilerini giymek, özenle giyinmek.

Gizli kapaklı : Doğru bir davranış olmadığı için, başkalarından habersiz yapılan iş.

Göbeği çatlamak : Bir işin yapılışı sırasında güçlükleri yenmek için çok çaba harcamak.

Göbek atmak : Çok sevinmek, sevincinden oynamak.

Göbek bağlamak (salıvermek) : Göbeği sarkacak kadar şişmanlamak, karnı büyümek.

Göbekleri birbirine bağlı (beraber kesilmiş) : Her zaman beraberdirler. Birbirlerinden hiç ayrılmazlar.

Göğe merdiven dayamak (kurmak) : 1. Çok uzun boylu. 2. Olmayacak, mantıksız işleri yapmaya kalkmak. 3. Ulaşılması çok güç yerlere çıkmak.

Göğsü kabarmak : Gururlanmak, iftihar etmek.

Göğsünü gere gere : 1. Kendine güven duyarak, hiç çekinmeden. 2. Övünerek, iftihar ederek (yapmak)

Göğüs germek : 1. Güçlüklere karşı koymak. 2. Övünmeye layık görmek.

Gök demir, yer bakır : İmkansızlıklar ve umutsuzluklar içinde olmak.

Göklere çıkarmak ( uçurmak) : Birini abartarak, aşırı derecede övmek.

Gökte ararken yerde (yolda) bulmak : Çok güçlükle ele geçirebileceğini sandığı şeyi veya kimseyi en umulmadık zamanda, birden bire bulmak.

Gökten zembille inmek : 1. Günahsız, suçsuz, tertemiz olmak. 2. Kendiliğinden ortaya çıkmak. 3. Çok değerli, önemli.

Gölge düşürmek : Bir şeyin değerini düşürecek işler yapmak, bir şeyi değersiz göstermeye çalışmak.

Gölge etmek : 1. İyi giden bir işin düzenini bozacak davranışta bulunmak, ona engel olmak. 2. Işığa engel olmak.

Gölge düşmek : Bir işin içine hile girmek. Doğruluktan ayrılmış olmak, kuşkulu bir duruma gelmek.

Gölge gibi : Varlığını belli etmeyen, hayale benzeyen.

Gölgede bırakmak : Ondan daha üstün bir düzeye yükselmek, ondan çok daha başarılı olmak.

Gölgede kalmak : Adı sanı pek duyulmamak.

Gölgesinden korkmak : Çok korkak olmak, yapılmasında sakınca bulunmayan işlere bile girişmekten çekinmek.

Gölgesine sığınmak : Birinin emri altına girmek.

Gölgeye yatmak : Daha önce elde edilen para, makam, ün gibi sığınarak zaman geçirmek.

Gömlek eskitmek : Hayat sürdürmüş olmak.

Gönlü bulanmak : 1. Midesi bulanmak, kusacak gibi olmak. 2. İçine bir tasa ve üzüntü çökmek. 3. Kuşkulanmak, tasalanmak.

Gönlünü kaptırmak : Aşık olmak.

Gönlünü serin tutmak : Sakin, soğukkanlı olmak, heyecanlı olmamak.

Gönlünü söndürmek : Küstürmek, kırmak.

Gönlü ısınmak : Sevmek, hoşlanmak.

Gönlünden kopmak (içinden gelmek) : İçtenlikle, temiz ve derin duygularla, birine bir şey vermeyi veya iyilik yapmayı düşünüp kararlaştırmak.

Gönlünü almak : 1. Birini kendine aşık etmek. 2. Gücenen bir kimseyi, güzel bir davranışla sevindirmek.

Gönlünü eğlendirmek : Birine, bir şeye, bir duruma ilgi ve sevgi göstererek hoşça vakit geçirmek.

Gönlünü etmek : Razı etmek, hoşnut etmek.

Gönlünü kazanmak : Bir kimsenin ilgisini, sevgisini kazanmak.

Gönlünü (kalbini) kırmak : Kaba söz ve davranışlarıyla birini incitmek, küstürmek, gücendirmek.

Gönül almak : 1. Birini uygun bir davranışla sevindirmek. 2. Kırgınlığı ortadan kaldıracak biçimde davranmak.

Gönül ehli : Gönlünü Allah’a adamış, insanlara sevgi ve iyilikle yaklaşmayı amaç edilmiş kimse.

Gönül kırmak : Davranışlarıyla birini incitmek, gücendirmek.

Gönül okşamak : Birini söz ve davranışlarla sevindirmek.

Gönül vermek (bağlamak) : Birine sevgi ile bağlanmak, aşık olmak.

Gönül yarası : Çok derin üzüntü içinde bırakan, etkileyen acı.

Gönülden kopmak : İsteyerek, memnuniyetle vermek.

Göreceği gelmek : Özlemek, görme isteği duymak.

Görmezlikten (görmemezlikten) gelmek : Gördüğü halde görmemiş gibi davranmak.

Görücüye çıkmak : Evlenecek olan kızın görücünün bulunduğu odaya gelip görmek ve hizmet etmek.

Görüp göreceği rahmet bu : Elde edeceği, kendisine sağlanan olanak, iyilik bu kadar, gerisi yok.

Gösteriş yapmak : Gururlanmak, kıskandırmak, ilgi çekmek için göze çarpan davranışlarda bulunmak.

Gövde gösterisi : Ayn amacı güden bir topluluğun, gücünü göstermek için büyük bir kalabalıkla yaptığı gösteri.

Gövdesinde canı olmamak : Bir işe hemen, özveri ile koşmak.

Göz açıp kapanıncaya (yumup açıncaya) kadar : Çok kısa bir zamanda, bir anlık bir sürede.

Göz ağrısı : İlk sevgili, eskiden sevilmiş kimse.

Göz alıcı : 1. Fazla ışıktan, aydınlıktan bir şeye bakamaz hale getiren. 2. Çekici, alımlı, güzelliği ile dikkat çeken.

Göz aşinalığı : Birbirini zaman zaman görmekle meydana gelen tanışıklık.

Göz atmak (gezdirmek) : Kısa bir süre için bakıvermek, inceleme yapmadan bakmak.

Gözaydına gitmek : Birini, mutlu bir olay nedeniyle kutlamaya gitmek.

Göz bebeği : Kıymetli varlık, değerli, gerekli.

Göz boyamak : Gösteriş yaparak aldatmak.

Göz (gözü) dalmak : Amaçsızca bir yere uzunca bakmak.

Göz (nazar) değmek : Birinin bir şeye baktığında, kötülük getirdiğine inanılan bakışları nedeniyle kötülüğe uğramak, göze gelmek.

Göz (gözünü) dikmek : 1. Gözünü kırpmadan bir şeye devamlı bakmak. 2. Bir şeyi ele geçirmeyi düşünmek, istemek.

Göz doldurmak (doyurmak) : Hayran etmek, derinden etkilemek. Davranışı, görünüşü ile beklenilenden daha etkili olmak.

Göz hakkı : Bir işeye imrenerek bakan kişiye verilen küçük parça.

Göz hapsine almak : Bakışlarını birinden ayırmadan sürekli olarak o kişiye bakmak.

Göz kamaştırmak : 1. Hayranlık uyandırmak. 2. Fazla ışık sebebiyle bir an için görüşü bulanmak.

Göz kararı : Göz ile yapılan ölçme, değerlendirme, ölçerek ya da tartarak değil, gözle yapılan tahmin.

Göz kırpmak : 1. Göz kapağını açıp kapamak. 2. Teşvik edip onaylamak.

Göz koymak : Bir şeyi elde etmeyi amaç edinmek.

Göz kulak olmak : Kendisine emanet edilen şeyi gözetmek, korumak.

Göz nuru dökmek : Bir şeyin yapımında çok göz emeği bulunmak, çok emek harcamak.

Göz önünde bulundurmak (tutmak, önüne almak) : Dikkate almak, hesaba katmak, durumun nasıl bir sonuca yol açacağını düşünmek.

Göz yummak : Bir kimsenin eksiklerini kusurlarını görmezden gelmek.

Gözaltına almak : Bir olayın soruşturması sırasında gözetim altında tutmak.

Göz ardı etmek : Görmezden gelmek, gereken ilgi ve önemi göstermemek.

Gözdağı vermek : İstenileni yaptırmak için korkutucu şeyler söylemek, söz ve davranışlarla karşısındakini korkutmaya çalışmak.

Gözde olmak : Beğenilen, takdir edilen, sevilen bir kişi veya yer olmak.

Gözden çıkarmak : Bir şeyin, bir malın elden gitmesine razı olmak, vazgeçmek.

Gözden düşmek : Sevgi ve ilgiyi yitirmek.

Gözden geçirmek : 1. Okumak. 2. İncelemek. 3. Daha iyi tanımak için her tarafına bakmak.

Gözden kaçmak : Bakılan şeyler arasında her nasılsa görülmemiş olmak.

Gözden kaybolmak (silinmek) : Görülmekte olan kişinin artık görünmez olması, ortalıkta görünmemesi.

Gözden sürmeyi çalmak (çekmek) : Çok usta hırsız olmak, çalınacak şeyi belli etmeden kolaylıkla elde etmek.

Göze almak :Bir işte meydana gelebilecek her türlü koşulu önceden kabullenmek, o işte doğabilecek olan tehlikeli durumları ve zararları kabul etmek.

Göze çarpmak : Görünüşü ile dikkat çekmek.

Göze girmek : Davranış ve yetenekleriyle güven kazanmak.

Göze göz, dişe diş : Kötülük yapana aynısını yapmak, öç almak.

Gözle kaş arasında : Pek kısa bir zamanda, hemen.

Gözle (gözleriyle,gözüyle) yemek : 1. Kin ve nefretle bakmak. 2. İstekle ve dikkatle dik dik bakmak.

Gözleri buğulanmak (bulutlanmak) : Gözleri yaşardığı için çevresindekileri buğulu görmek.

Gözleri çakmak çakmak olmak :  Ateşli bir hastalık veya öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış olmak.

Gözleri dolmak (dolu dolu olmak) : Duygulanma veya üzüntü sebebiyle gözleri yaşarmak, ağlayacak gibi olmak.

Gözleri (gözü) dünyayı görmemek : Bulunduğu ruh hali nedeniyle hiç kimseye, hiçbir şeye önem vermemek.

Gözleri (gözü) fal taşı gibi açılmak : Büyük bir öfkeden, şaşkınlıktan dolayı gözlerinin aşırı derecede iri iri açılması, hayret etmek.

Gözleri evinden (yerinden, yuvalarından) dışarı fırlamak (uğramak) : 1. Gözlerini çok açıp öfkesini belli etmek. 2. Çok korkmak.

Gözleri kan çanağına dönmek : Uykusuzluk, kızgınlık , ağlama gibi nedenlerden dolayı gözleri çok fazla kızarmak.

Gözleri parlamak : Gözlerinde sevinç, istek, mutluluk belirtileri görmek.

Gözleri velfecri okumak : Gözlerinden zeki ama hileci, kurnaz olduğu anlaşılmak.

Gözleri yollarda (gözü yolda) kalmak : Özlenen kişinin haberinin gelmesini hasretle beklemek.

Gözlerine inanamamak : Gördüklerinin doğru olduğunu kabul edemeyecek kadar şaşırmak.

Gözlerine mil çekmek : Kızgın demirle birinin gözlerini kör etmek.

Gözlerini açmak : 1. Uyanmak. 2. Ağır hasta olan birinin kendine gelmesi. 3. Birisinin gerçeği görmesi için uyarmak. 4. Dikkatli olmak.

Gözlerini (gözünü) kan bürümek : Her kötülüğü yapacak kadar kin ve nefret dolu olmak.

Gözlerinin içi gülmek : Çok mutlu olduğu yüzünden, gözlerindeki pırıltıdan belli olmak.

Gözü açık gitmek : Amaçlarının, isteklerinin gerçekleştiğini göremeden veya birine hasret olarak ölmek.

Gözü açılmak : Eskiden bilmediği birçok şeyi öğrenip, işine gelenle gelmeyeni ayırt edebilecek duruma gelmek.

Gözü almamak : 1. Birinin görünüşü kendine güven vermemek. 2. Yapma güç ve yeteneğini kendinde görmemek.

Gözü arkada kalmak : Ardında bıraktığı için meraklanmak, kaygılanmak.

Gözü bağlı (gözleri kapalı) : Çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan, habersiz, masum.

Gözleri dalmak : Gözleri bir noktaya dikilmiş olduğu halde, baktığı şeyi görmeden dalgın dalgın bakmak.

Gözü dışarda : Evini ihmal eden, nikahlı eşiyle yetinmeyip başkaları ile arkadaşlık kurmayı düşünen kadın veya erkek.

Gözü doymak : Aşırı istekli, hırslı olmamak.

Gözü dönmek : Aşırı bir istek veya öfkeyle etrafına saldıracak duruma gelmek.

Gözün gibi sakınmak : Bir şeyi veya kimseyi , zarar gelmesin diye özenle bakıp korumak.

Gözü gibi sevmek : Bir şeyi çok sevmek, birine çok değer vermek.

Gözü gönlü açılmak : Güzel bir şeyi görüp içi ferahlık duymak, neşelenmek.

Gözü hiçbir şey görmemek : 1. Kendini çok önem verdiği bir işe bağlayıp başka bir işle ilgilenmemek. 2. Heyecan, öfke nedeniyle sonucunun ne olacağına bakmadan en kötü şeyleri yapabilecek duruma gelmek.

Gözü ısırmak : Bir kimseyi tanır gibi olmak.

Gözü (gözüne) ilişmek : Birdenbire ya da istemeden rastgele görmek.

Gözü kalmak : 1. Elde edemediği bir şeyi istemekten vazgeçmemek. 2. Ele geçiremeyeceği bir şeyi istemekten vazgeçmemek.

Gözü (gözleri) kapalı : 1. Olup bitenin farkına varmayan. 2. Sorup anlamadan, düşünmeden.

Gözü (gözleri) kararmak : 1. Hırs, aşırı istek, öfke ,ümitsizlik nedeniyle ne yaptığını bilmeyecek duruma gelmek, gözü dönmek. 2. Baş dönmesinden, aşırı yorgunluktan veya açlıktan gözleri göremez duruma gelmek.

Gözü kaymak : 1. Gözü ara sıra şaşı gibi olmak. 2. İstemediği halde bakmak.

Gözü korkmak : Bir önceki başarısızlığının etkisiyle yeni bir işe girmeyi göze alamamak, yeni bir denemeden kaçınmak.

Gözü olmak : Bir şeyi ele geçirmeyi istemek, başkasının malını veya bir varlığını almak istemek.

Gözü pek (kara) : Korkusuz, atılgan.

Gözü tutmak : Görünüşü, davranışı nedeniyle bir kimseyi, bir şeyi beğenmek.

Gözü yılmak : Daha önce denediğinden, kötü tecrübeleri nedeniyle o işi yeniden yapmaktan çekinmek.

Gözü yüksekte (yükseklerde) olmak : Bulunduğu durumdan çok dahi üstün bir duruma ulaşmayı istemek.

Gözün üstünde kaşın var dememek : Her davranışını hoş karşılamak, ses çıkarmamak, her dediğini kabul etmek.

Gözünde büyütmek : Bir şeyi yapmayı kestirememek, o şey kendisine çok büyük ve güç gelmek.

Gözünde olmamak : Üzüntü veya hastalık nedeniyle, önceleri önem verdiği bir şeye artık önem vermemek.

Gözünde tütmek : Çok özlemek, hasret, özlem çekmek.

Gözünden sürmeyi çalmak : Hüner ve maharet göstermek.

Gözünden (gözlerinden) uyku akmak : Çok fazla uykusu geldiği için gözleri kendiliğinden kapanır gibi olmak.

Gözüne dizine durmak : Nankörlüğün cezasını çekmek, iyilik ve yardımlara karşı yaptığın nankörlüğün cezasını Allah versin.

Gözüne karasu inmek : 1. Karasu hastalığı yüzünden gözü görmez olmak. 2. Gelmesini çok istediği kimsenin ya da şeyin uzun süre yolunu gözlemek.

Gözüne kestirmek : 1. Başarabileceğine, üstesinden gelebileceğine inanmak. 2. Beğendiği, istediği bir şeyi elde etmeyi tasarlamak. 3. Zevkine uygun bulmak.

Gözünü bağlamak : Birini doğruyu bulamaz, düşünemez duruma getirmek.

Gözünü daldan budaktan (çöpten) esirgememek (sakınmamak) : Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek, cesaretli olmak.

Gözünü doyurmak : İstediğinden daha fazla vererek, artık istemeyecek hale getirmek.

Gözünü dört açmak : Çok dikkatli olmak, uyanık olmak.

Gözünü duman bürümüş : Çok öfkelenmiş, ne yapacağını bilmeyecek kadar sinirlenmiş.

Gözünü kan bürümek : Adam öldürecek kadar öfkelenmek, çok öfkelenip her türlü kötülüğü yapabilecek duruma gelmek.

Gözünü kin bürümek : Öç almaktan başka bir şey düşünemez olmak, çok öfkelenmek.

Gözünü seveyim : 1. Çok rica ederim. 2. Çok sevdiğim durumdur.

Gözünü toprak doyursun : Ne kadar mal mülk edinirse edinsin, hep daha fazlasını istemek.

Gözünün içine baka baka : Çekinmeden, karşısındakinden korkmadan, cesaretle.

Gözünün içine bakmak : 1. Bir kimsenin üstüne titremek. 2. İsteklerini, emirlerini yerine getirmeye hazır bulunmak. 3. Bir isteğinin yerine getirilmesi için gözleriyle birine yalvarmak.

Gözünün üstünde kaşın (kaşının altında gözün) var dememek : Birinin her davranışını hoş karşılamak.

Gözünün yaşına bakmamak : Acımamak, ağlayıp sızlamasına aldırmamak, merhamet etmemek.

Gözüyle bakmak : Birini veya bir şeyi başka bir kimse veya şey yerine koymak.

Gurbete düşmek : Ailesinden ayrılıp çok uzak yerlere gitmek.

Gururuna (nefsine) yedirememek : Yapılan bir davranışın, kişinin onuruna dokunması.

Gururunu okşamak : Birinin yüzüne karşı, onun güzel özelliklerini sayarak onu duygulandırmak, onu övmek.

Gücü yetmek : Bir işin zor da olsa altından kalkmak.

Gücüne (ağrına) gitmek : Bir söz veya davranış ile bir kimsenin onuruna dokunmak.

Güçlük çıkarmak : Engel çıkarmak, bir işi zorlaştırmak.

Güdük kalmak : Büyüyememek, küçük kalmak.

Gül gibi geçinmek : 1. Rahat, mutlu ve huzurlu yaşamak. 2. Bir kişiyle çok iyi geçinmek.

Gül üstüne gül koklamamak : Bir sevgilisi varken başka birisini sevmemek.

Güllük gülistanlık : Bolluk, mutluluk, rahatlık ve huzur içinde olan ortam.

Gülmekten katılmak (kırılmak) : Çok aşırı gülmekten halsiz düşmek.

Güme gitmek : 1. Bir düşüncenin arada kaybolup gitmesi. 2. Bir şeyin durup dururken yok olması. 3. Boşu boşuna ölmek. 4. Çok kötü zarara uğramak.

Gün almak : 1. Bir işi yapmak için yetkili kişiden bir gün belirleyip randevu almak. 2. Tamamladığı yaşı izleyen yılın bir veya birden fazla günü geçmiş olmak.

Gün atmak : Gündüz olmak.

Gün doğmak : 1. Sabah olmak. 2. Beklemediği bir duruma kavuşmak veya eline büyük bir fırsat geçmek.

Gün gibi aşikar : Her şey apaçık ortada, besbelli.

Gün gürmüş (görüp) eyyam sürmüş : 1. Geçmişte güzel, mutlu ve huzurlu günler geçirmiş. 2. Pek çok deneyim ve bilgi sahibi olmak.

Günah çıkarmak : 1. Hristiyanlıkta Allah’ın bağışlaması için papaza gidip tövbekar olmak. 2. Kötü davranışlarını, suçlarını açığa vurmak.

Günaha sokmak : 1. Ayartmak, kışkırtmak. 2. Birinin günah işlemesine yol açmak.

Günahına girmek : Bir kişiye söylemediği kötü bir lafın, yapmadığı kötü bir hareketin sorumluluğunu yükleyip, o kişiye çok büyük haksızlık etmek.

Gündeme gelmek : Üzerinde durulacak, konuşulacak bir konu durumuna gelmek.

Güneş banyosu : Vücudunu güneşlemek.

Güneş çarpmak (vurmak) : Yazın güneş altında çok fazla kaldığı için hastalanmak.

Güneşe karşı işemek : İyi, faydalı olana karşı çok kötü davranmak.

Günleri sayılı olmak : 1. Bir ortamda kalmak için ancak birkaç günü olmak. 2. Yakın zamanlarda ölecek olmak.

Gününü görmek : 1. Kadın için aybaşı olmak. 2. Kötü davranışlarının cezasını çekmek, mahvolmak. 3. Çocuklarının iyi, mutlu, huzurlu günlerini görmeli.



Gününü gün etmek : Dertlerinden sıyrılıp her gün eğlenmek.

Gürültüye getirmek (boğmak) : 1.Bir fikri, başka konularla uğraşıldığı için ele alamamak. 2. Kargaşadan faydalanarak istediğini yapmak.

Gürültüye gitmek : 1. Bir düşünce ya da bir işin, herkesin başka konularla uğraşması sebebiyle unutulması. 2. Gereksiz yere ziyan olmak.

Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak : Korkutmalara aldırış etmeden dilediği gibi davranmak.

Güvendiği dağlara kar yağmak (dal elinde kalmak) : 1. Mahvolmak, dar zamanda yadıma koşacağını sandığı kimselerden ya da kuruluştan yardım gelmeyeceği anlaşılmak. 2. Beklenmedik, aksi bir düşünceyle karşı karşıya gelmek.

H Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Ha babam de babam : Hiç ara vermeden, sürekli olarak, durmadan.

Ha babam ha : Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır.”Ha babam ha, az kaldı, bitireceğiz işi.”



Ha bire : Arka arkaya, ara vermeden devamlı.

Ha deyince ; İstenilen anda, hemen.

Habbeyi kubbeyi yapmak : Abartmak, önemsiz bir şeyi sorunmuş gibi göstermek.

Haber göndermek (salmak, yollamak) : Bir araçla veya bir kişiyle birisine, bir haberi ulaştırmak, bildirmek.

Haber sızdırmamak : Bir haberin, ilgililer dışında birilerine bildirilmesini önlemek.

Haber uçurmak : Acele ve gizli olarak haber göndermek.

Hacet kalmamak : Gerek kalmamak, lüzum hissetmemek.

Hacı sandığımızın haçı koltuğundan (koynundan) çıktı : Saygıdeğer olarak bilinen birinin, saygısız ve kötü düşünceli olduğu, bazı olaylar sayesinde ortaya çıktı.

Hacıyatmaz : Her ortama, her duruma ayak uydurabilen, güç durumlardan kolayca sıyrılabilen kişi.

Haddeden geçirmek : Birini türlü sınavlardan geçirmek, kişiyi etraflıca incelemek.

Haddini bilmek : Kendi gerçek değerini ve yeteneğini, olduğundan fazla, olduğundan yüksek göstermemek.

Haddini bildirmek (birine) : Yetkisini aşan birisini yola getirmek.

Hadise çıkarmak : Hoşa gitmeyecek, üzücü olaylar çıkarmak.

Hafife almak : Önemsememek, küçümsemek.

Hak etmek : 1. Hakkı olan bir şeyi elde etmek. 2. Emeği karşılığında alacağı bir şey olmak. 3. Layık olduğu kötü karşılığı almak.

Hak vermek : Haklı olduğunu kabul etmek.

Hakkından gelmek : 1, Zor bir işi başarıyla bitirmek. 2. Birine, hak ettiği sert işlemle cevap vermek.

Hal hatır sormak : Nasılsınız, iyi misiniz? diye somak.

Halden anlamak : Bir kimsenin içinde bulunduğu güç durumu sezerek anlayış göstermek.

Hale yola koymak : Bir işi düzene sokmak.

Halel getirmek : Bozmak, zarar vermek.

Halep oradaysa, arşın burada : İddiada bulunmak. Şu şu başarıları kazandım demek kolay. Şimdi koşullar hazır, iddianı kanıtla da görelim.

Hali duman (harap) olmak : Çok kötü duruma düşmek, yıkıma uğramak.

Hali vakti yerinde olmak : Maddi yönden durumu iyi olmak, oldukça zengin olmak.

Halil İbrahim bereketi : Bol kazanç, refah.

Halim selim : Doğruluktan ayrılmayan, uysal ve sakin.

Haline köpekler gülmek : Çok aşağılayıcı bir durumda olmak, durumu çok kötü ve gülünç olmak.

Halilhamur olmak : Bir şeyin içinde eriyip onunla kaynaşarak uyuşmak.

Halsiz düşmek : Yorulmak, bitkin düşmek.

Halt etmek (yemek, karıştırmak) : Kötü, uygunsuz bir davranışta bulunmak.

Halvet olmak : 1. Dayanılmaz derecede sıcak olmak. 2 Biriyle baş başa görüşmek için bir odaya kapanmak.

Hamam anası : 1. Kadınlar hamamı natırlarının başı. 2. İri yapılı, güçlü kadın.

Hammallığını etmek : İşin önemsiz fakat ağır ve yorucu yükünü taşımak.

Hangi (ne) akla hizmet ediyor? : Böyle akla mantığa sığmayan biri işi nasıl yapabilir? anlamında kullanılır.

Hangi dağda kurt öldü : Nasıl oldu da kendisinden beklenmeyen böyle güzel bir davranışta bulundu? anlamında kullanılır.

Hangi rüzgar attı? : Bir yere uzun süre uğramamışken, beklenmedik bir zamanda gelenlere sitem yollu söylenir.

Hanım evladı : Nazlı büyümüş kimse, çıtkırıldım.

Hapı yutmak : Kurtulması güç, kötü bir duruma düşmek.

Har vurup harman savurmak : Düşüncesizce ve hesapsızca harcamak, bol bol harcayıp tüketmek.

Haraca bağlamak (kesmek) : Bir kimseden zor kullanarak para almak.

Haraç mezat satmak : Açık artırma ile satmak.

Haram yemek : Dinin yasakladığı yollardan kazanç sağlamak.

Harama el sürmek : Yasaklanan bir şeye karışmak.

Hararet basmak : Susamak, vücut ısısı yükselmek.

Hararet kesmek (söndürmek) : Susuzluğu gidermek.

Harcıalem : 1. Herkesin işine yarayan, kullanabileceği orta malı. 2. Hiçbir niteliği olmayan, gelişigüzel, basmakalıp.

Harcı olmak : 1. Bir iş, birinin yapabileceği nitelikte olmak.

Hareket noktası : Bir işin, konunun, düşüncenin, davranışın ya da eylemin başlangıç noktası.

Harekete geçmek : Bir işi yapmaya başlamak.

Haremlik selamlık olmak : Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı yerlerde oturmak.

Hariçten gazel okumak : 1. Bir konuyu iyice bilmeden, üzerinde görüş ve düşünce ileri sürmek. 2. Bir konuşmaya yersiz ve zamansız katılmak.

Hasıraltı etmek : 1. Bir işi bilerek ve haksız olarak örtbas edip unutturmaya çalışmak. 2. İşlem görmesi için verilen kağıdı alıkoyarak, işlemi yürütmemek.

Hastalık hastası : Önemli bir rahatsızlığı olmadığı halde kendisini devamlı hasta zanneden kişi.

Hastası olmak : Bir şeye aşırı derecede düşkün olmak.

Haşa huzurdan : Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatır.

Haşa sümme haşa : ‘Öyle olmasına ihtimal yok, öyle değildir’ anlamında kullanılır.

Haşat olmak : 1. Bitkin, yorgun düşmek, perişan olmak. 2. İşe yaramaz durumda olmak.

Haşır neşir olmak : Kaynaşmak, birlikte uğraşmak.

Hataya düşmek : Bilmeden hata işlemek, yanılmak, aldanmak.

Hatır (hatırını) almak : Bir kimseyi güzel sözlerle, davranışlarla ya da hediye ile sevindirmek.

Hatırı kalmak : Birine gücenmek, darılmak.

Hatırından geçmemek : 1. Düşünmemek. 2. Sevdiği, saydığı kimsenin istediğini yerine getirmek.

Hatırını saymak : Gerekli sevgi ve saygıyı göstermek.

Hatim indirmek : Kur’an’ı Kerim’i baştan sonuna kadar okumak.

Hava almak : 1. Temiz havada dolaşmak. 2. Eline hiçbir şey geçmemek.

Havacıva : Değersiz, önemsiz, boş şey.

Hava parası : Bir yeri kira ile tutabilmek için kira bedeli hariç kiracının mal sahibine açıktan verdiği para.

Havada kalmak :1. Bulunması gereken yerden daha yüksekte bulunmak. 2. Bir işi sonuca bağlamamak. 3. Bir düşünce ve görüş dayanıksız olduğundan dolayı kanıtlanaması.

Havadan sudan konuşmak : Belli bir konu üzerinde değil, rastgele çeşitli konulardan söz etmek.

Havanda su dövmek : Boşuna uğraşmak.

Havası olmak : 1. Bir kimsenin albenisi veya cana yakınlığı olmak. 2. Bir kimsenin bir kimseye benzer yanı olmak.

Havasını bulmak : Keyiflenmek, neşelenmek.

Havaya gitmek : Hiç bir işe yaramamak, boşuna gereksiz yere çaba harcamak.

Havsalası (havsala) almamak : Akla mantığa sığmamak.

Hayal kırıklığı : Çok beklenilen, umulan bir şeyin gerçekleşememesinden  duyulan üzüntü.

Hayat arkadaşı : Eş, karı kocadan her biri.

Hayat memat meselesi : İnsanın hayatını olumlu veya olumsuz etkileyecek önemli bir durum, ölüm kalım meselesi.

Hayat tecrübesi : İnsanların karşılaştıkları olaylardan,durumlardan çıkardıkları ders.

Hayata atılmak : Geçimini sağlamak için bir işe başlamak.

Hayatı kaymak : Her işi ters girmek, mahvolmak.

Hayatını yaşamak : Dilediğince, gönlünce bir hayat sürmek.

Hayır beklememek : İyi, güzel bir sonuç beklememek.

Hayır işlemek : Dine ve insanlığa yaraşır, övülecek bir davranışta bulunmak, iyilik yapmak.

Hayır sahibi : İyiliksever, iyilik etmeyi seven kişi.

Hayırla anmak (yad etmek) : Ölmüş bir kişinin ardından iyi konuşmak, onun iyi yanlarını överek anmak.

Hayra yormak : Gördüğü rüyayı, yaşadığı bir olayı, iyi bir durumun belirtisi olarak saymak.

Hayrını görmek : Bir şeyin yararını görmek, iyi günlerde kullanmak.

Hazıra konmak : Başkasının emeğiyle ortaya çıkmış bir şeyden yararlanmak.

Hazırdan yemek : Yenisini kazanmaksızın önceden kazandığını yemek.

Hazreti Nuh’tan (Nuh Mebiden) kalma : Modası geçmiş, çok eski.

Helak etmek : 1. Ortadan kaldırmak, öldürmek. 2. Aşırı derecede yormak.

Helal olsun : Büyük bir beceri yeteneği var, onu beğeniyorum, aferin ona.

Helal süt emmiş : Yalın ve hile bilmeyen, doğruluktan ayrılmayan kimse.

Helal ü hoş olsun : 1. Bunu ona bağışlıyorum, bir karşılık istemiyorum. 2. Bu şeyi ona isteyerek verdim, güle güle kullansın.

Helva demesini de bilirim halva demesini de : Gerektiğinde efendi, gerektiğinde de sert konuşmasını bilirim.

Hem kel hem fodul : Eksiz yanları var, yeteneksizdir; ama kendini üstün ve kusursuz gösterir, kusurlarına bakmadan üstünlük taslar.

Hem nalına hem mıhına vurmak : Karşıt düşünceli kişilerde kiminle karşılaşsa ondan yana çıkmak, kişiliksiz olmak.

Hem suçlu hem güçlü : Suçlu olduğu halde suçsuzmuş gibi davranır, dahası suçu bulunmayan başkalarını suçlamaya kalkar.

Hem ziyaret hem ticaret : Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması.

Her boyaya boyanmak : 1. Her şeyi, her mesleği yapmaya kalkmak. 2. Dönek olmak.

Her gördüğü sakallıyı babası sanmak : Her gördüğü insana inanmak, görünüşe aldanmak.

Her havadan (telden) çalmak : 1. Birçok konuda bilgisi olmak 2. Her işe karışmak, her şeyden söz etmek.

Her işe (şeye) burnunu sokmak : Bildiği bilmediği her işe karışmak, biliyormuş gibi davranmak.

Her kafadan bir ses (laf) çıkmak : Bir konu üzerinde bir çok insanın ulu orta konuşması, hep bir ağızdan farklı düşünceleri belirtmek.

Her (kırk) tarakta bezi olmak : Birbirinden farklı birçok işle ilgisi olmak.

Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine : Bile bile yanlış iş yapmak.

Herkese şapır şupur da bize gelince ya Rabbi şükür mü? : Başkalarına bol bol verdiğini bizden neden esirğiyorsun ? anlamında bir söz.

Hesaba almak (katmak) : Dikkate almak, göz önünde bulundurmak.

Hesaba çekmek : Bir kimseden, bir grup veya topluluktan, yaptığı işler hakkında açıklama ya da savunma beklemek.

Hesaba (kitaba) gelmez : Pek çok, sayılamayacak kadar çok.

Hesaba kitaba vurmak : Bir olayı, bir durumu etraflıca düşünmek, değerlendirmek.

Hesabı kesmek : Artık alış veriş etmemek, ilgiyi kesmek.

Hesabına (işine) gelmemek : Uygun ve elverişli olmamak.

Hesabını görmek : 1. Cezalandırmak. 2. Ortadan kaldırmak, öldürmek. 3.İlişiğini kesmek.

Hesap etmek : 1. Enine boyuna düşünmek, bütün ayrıntıları, olasılıkları göz önünde bulundurmak. 2. Bir işin geliriyle giderini karşılaştırarak bir sonuca varmak.

Hesap sormak : 1. Birini yaptıklarından dolayı sorguya çekmek. 2. Bir konuda açıklama ve savunma istemek.

Heyheyleri gelmek (üstünde olmak, tutmak) : Çok sinirlenip bağırmak.

Hık demiş anasının (babasının) burnundan düşmüş : Kişinin anne ya da babasına benzediğini anlatır.

Hır çıkarmak : Kavga, gürültü çıkarmak.

Hırsını alamamak : Öfkesine engel olamamak.

Hışırı çıkmak : Hırpalanmış eşya, bedence çok yorulmuş insan.

Hızır gibi yetişmek : Zor durumda olan birinin yardımına koşup sıkıntısını gidermek.

Hikmetinden sual olunmaz : Nedeni sorulamaz, elbette bizim bilmediğimiz bir nedeni vardır.

Hilkat garibesi : Ucube, doğuştan çok çirkin, tuhaf şey.

Hinoğluhin : Çok kurnaz, açıkgöz.



Hindi gibi kabarmak : Böbürlenmek, büyüklük taslamak.

Hint kumaşı : Değerli mal, nadir ele geçen.

Hizaya gelmek : 1. Düz çizgi durumunda sıra olmak. 2. Yanlış davranışlarda bulunurken doğru yolu bulmak.

Hodri meydan : Meydan okumak için söylenen söz.

Hop kalkıp hop oturmak : 1. Öfkesinden yerinde duramaz olmak. 2. Çok heyecanlı olmak.

Hor bakmak (görmek, tutmak) : Aşağılamak, küçümsemek, değersiz saymak.

Hoş görmek (karşılamak) : Anlayışla karşılamak, hatasını sorun yapmamak.

Hoş tutmak : Kalbinin kırılmamasına dikkat etmek. Birine şefkatli ve iyi davranmak.

Hoşaf gibi olmak : Çok yorulduğu için güçsüz duruma düşmek.

Hoşbeş etmek : Sohbet etmek, karşılıklı konuşmak.

Höt demek : 1. Ansızın gelerek korkutmak. 2. Gözdağı vermek.

Hurdası çıkmak : 1. Eşya için bozulmak, çok eskimek. 2. İnsan için çok yorulmuş olmak.

Huy çekmek : Birisine ahlak ve kişilik özellikleri ile benzemek.

Huy edinmek : Eskiden yapmadığı bir şeyi daha sonra alışkanlık haline getirmek.

Huyu huyuna suyu suyuna uygun : İki kişinin her yönden birbirine uygunluğunu anlatmak için kullanılır.

Huyuna suyuna gitmek : Onu kırmayacak, incitmeyecek şekilde, isteklerine uygun davranmak.

Huyunu suyunu bilmek : Birinin karakterini, alışkanlıklarını bilip ona göre davranmak.

Huzur vermek : Rahat bırakmak, dinlendirmek.

Huzuru kaçmak : Rahatsız olmak, tedirgin olmak.

Hükmü parasına geçmek : Para ile dilediğini yapabilecek duruma gelmek.

Hüküm giymek (yemek) : İşlediği bir suçtan dolayı ceza almak.

Hüküm sürmek (hükümran olmak) : 1. Görev başında olmak. 2. Bir şeyin güçlü varlığı devam etmek.

Hüküm vermek : 1. İyi düşünüp bir konuda karar vermek. 2. Yargıç için; suçluya ceza vermek.

Hükümet kapısı : Devlet dairesi.

Hüner göstermek : 1. Bir işteki ustalığını göstermek. 2. Herkesin yapamayacağı bir işi yapmak.

Hüsn-ü kuruntu : Olması olamayacak bir şeyi olacakmış gibi hayal etmek, kendini buna inandırmak.

I Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Icığını cıcığını (iciğini ciciğini) çıkarmak : İncelenmemiş, elden geçirilmemiş hiçbir yerini bırakmamak, didik didik etmek.

Icığını cıcığını sormak : Bir kişinin, bir işin, bir şeyin en küçük ayrıntılarını öğrenmek için inceleme yapmak, soruşturmak.



Ikınıp sıkınmak : 1. Fikir ya da kol gücüne dayanan bir işi yapmak için kendini zorlamak. 2. Vücudunu kasıp sıkıştırmak.

Irgat gibi çalışmak : Bütün gayretiyle, çaba harcayarak çalışmak.

Irz düşmanı : Gönül zevki için beğendiği kimseleri kullanan kişi.

Isıtıp ısıtıp önüne koymak : Daha önce geçmiş olayı, bir işi, ileri sürülmüş bir düşünceyi sık sık tekrarlamak.

Iska geçmek : Hedefe denk getirememek. 2. Önemsememek, kulak vermemek.

Iskartaya çıkmak : Değersiz, yaramaz görülerek bir kenara atılmak.

Islak kargaya dönmek : Perişan bir duruma düşmek, hırpalanmak.

Islatmak : Yumruklamak, Dayak atmak, cezalandırmak.

Istırap çekmek : Acı çekmek, üzülmek.

Istırap vermek : Üzülmesine, acı çekmesine yol açmak.

Işık tutmak : Düşüncesiyle kılavuzluk etmek, konuyu aydınlatıcı düşünceler söylemek.